📚Pembe Fili Düşünme ,yazarın kendi deyimiyle “kişisel gelişim değil,kişisel kabul kitabı”. Yazar panik atağıyla nasıl mücadele ettiğini, yurtdışındaki eğitimiyle birlikte danışman oluşunu anlatıyor. Sanırım kitabın en çok “Etiketleme" , "Öz-şefkat" ve "Farkındalık " bölümlerini beğendim. Sanal ortamda abartıldığı kadar iyi olduğunu düşünmesem de , genç bir yazarın ilk kitabı için de gayet başarılı diyebilirim .
KİTABIN KÜNYESİ
Adı : Pembe Fili Düşünme
Yazarı : Zeynep Selvili Çarmıklı
Türü : Kişisel Gelişim
Yayınevi : İnkilap Yayınları
Sayfa Sayısı : 208
Baskı : 2018
Ülke : Türkiye
KİTAPTAN ALINTILAR
Şimdi acı çekmenin ve mücadele etmenin de tıpkı neşe veya umut gibi insani bir şey olduğunu anlatma sırası .
Deneyimsel Kaçınma, duygu ve düşüncelerimiz gibi öznel olan, bir başkasının gözlemleyemeyeceği, biz söylemeden bilemeyeceği içsel deneyimlerimizden kaçınmak, onlan kontrol etmeye çalışmak demektir.
*
Deneyimsel Kaçınma stratejileri elbette yalnızca panik bozukluğa mahsus değildir. Örneğin, sosyal ortamlarda hissettiği kaygıdan rahatsızlık duyan biri , sosyal ortamlara girmekten kaçabilir veya girdiği ortamlarda yargılanmasın ve küçük düşme ihtimali olmasın diye sessiz kalıp, konuşmalara katılmamayı seçebilir.
*
Hayatımı geri kazanmak için, bana rahatsızlık veren, acı veren olumsuz duygu ve düşüncelerden
kurtulmaya çalışmak çözüm değil, sorunun ta kendisiydi.
*
Bazı olaylar hakikaten çok üzücüdür.Bahsettiğim köpek için geçirdiği kazanın gerçekten üzücü olması gibi, bizler için de sevdiğimiz birini kaybetmek, sevgilimizden ayrılmak, boşanmak, işimizden olmak, önemli bir sınavda başarısız olmak,kaza geçirmek, hastalanmak oldukça üzücüdür.Bu tip olaylar karşısında hissettiğimiz üzüntü, korku, öfke ve şok duyguları çok doğal, çok temizdir. Bu tip olaylar karşısında acı hissetmek çok insani bir cevaptır. Böyle zamanlarda kendimize duygularımızı yaşamak için izin verirsek, bir süre sonra ne kadar büyük, ne kadar acı olursa olsun duygumuz yatışacaktır , çünkü hiçbir acı baki değildir, her duygunun bir vadesi, bir yaşam süresi
vardır.
*
O seminerde tecrübe ettiğimiz şey, bir zamanlar gizli tuttuğumuz etiketlerimizle aramıza mesafe koymaktı, onlardan ayrışmaktı. Etiketlerimiz olduğu yerde duruyordu elbet, ancak biz artık onları olduğu gibi görmeye başlamıştık.Artık üzerine yazılı oldukları sarı not kağıtları kadar güçsüzdüler. Etiketlerimizi bedenimize yapıştırdığımız yerlerden söküp onlara belirli bir mesafeden bakmıştık.Biz insanlar düşüncelere sahiptik. Düşünceler bize sahip değildi.
*
Sunucunun eksikliğini hissetmem aslında oldukça normal, çünkü hayata da sürekli bir sunucu eşliğinde bakmaya alışkınım.Hangimiz değiliz ki? Hepimize her an eşlik eden bir sunucu, bir yorumcu, bir hikaye anlatıcısı yok mu? Ne duyduğumuzu, ne gördüğümüzü, ne hissettiğimizi bize
özetleyip, içine bir sürü yorum katıp söyleyen, geçmişi hatırlatıp gelecek hakkında düşündürten bir hikaye anlatıcısı hepimizin kafasının içinde her daim hikayeler anlatan bir ses yok mu?
*
Mutlaka anlatacak bir şeyleri vardır.İnsan zihni üzerine yapılan araştırmalar zihnimizden bir gün içinde ortalama 70.000 düşüncenin geçtiğini söylüyor. "Beyninizin yaklaşık büyüklüğü iki yumruğun uzun birleşimi," derler.70.000 düşünceden sorumlu organ şu kadarcık işte! İki yumruğumuzun birleşimi kadarcık.
*
Artık biliyoruz ki o ses bizim zihnimize ait; düşüncelerimize, anılarımıza, yargılarımıza, değerlendirmelerimize, kurallarımıza, duygularımıza, bedenimize ait.Bu nedenle de artık o sesin söylediği şeylere gözü kapalı güvenmemize, o sese ne pahasına olursa olsun itaat etmemize gerek yok.
Artık zihnimizin anlattıklarını değerlendirip, bize söylediklerini bir süzgeçten geçirip, tavsiyelerine uyup uymayacağımıza dair karara varabilme becerisine sahibiz.Tüm bunlara rağmen, hala çoğu zaman sanki biz düşüncelere sahipmişiz gibi değil de, onlar bize sahiplermiş gibi yaşıyoruz.Hala çoğu zaman bu seslerin kontrolünde, zihnimizin içinde yaşıyoruz hayatı.
*
Elinde küçük bir demet papatya vardı.Onları, parkı çevreleyen çitlerin dibinden topladığını söyledi.Onu parka götürdüğüm için bana hediyesiymiş.O anda , o sabah başka neleri fark etmedim diye düşündüm. Silkelendim.Kötü bir sabah geçirmemiştim.Yapmam gereken işlerim vardı elbet ve işimin belli bir kısmını yapmıştım.Daha önümde bitirmem için hayli de zaman vardı.Ama o papatyaları görmek, o sabahın daha farklı olabileceğini fark ettirdi bana.Çitlerin dibinde açan papatyaları farketmek acaba nasıl olurdu? Orada oturup, yalnızca gün ışığının tadını çıkarsaydım nasıl olurdu?
Oğuz'un keyif içinde oynayışını, çiçek toplayışını seyretmek
için kendime izin verseydim nasıl olurdu? Parkta geçirdiğim zamanın hakkını vermek nasıl olurdu? Acaba başka neleri böyle kaçırmıştım o sabah? Hayatımın başka hangi anlarını zihnimin içinde yaşamaktan ıskalamıştım?
*
" Ve oturdu mu bir masaya, hakkını verir çay içmenin."
Cahit Zarifoğlu
Bir beceriyse bilinçli farkındalık, her beceri gibi öğrenilebilir ve geliştirilebilir.Bu kasımızı, bir başka deyişle şimdiki zamanda olanlara maksatlı, meraklı, yargısızca ve açık bir kalple yaklaşma becerimizi güçlendirmek için yapabileceğiniz birçok alıştırma vardır.Bilinçli farkındalık, günün her anı tatbik edilebilir.Bilinçli farkındalık çalışmasını sizin için çok sıradan hale gelmiş günlük bir aktivite sırasında da yapabilirsiniz.Yemek yerken, dişinizi fırçalarken, çayınızı içerken, bulaşıkları yıkarken, işinize yürürken, birini dinlerken...
*
Bir dahaki sefere yoğun bir duygu yaşadığınız bir anda sizi bedeninizi baştan aşağıya taramaya davet ediyorum.Bedeninize, uyuyan bir bebeğe yönelir gibi yönelin, onu nezaketle ve merakla araştırın: Hissettiğiniz bu duyguya yumuşak, anlayışlı bir tonla bir isim verebilir misiniz?
Üzüntü?
Öfke?
Korku?
Yalnızlık?
Kafa karışıklığı?
Çaresizlik?
Hissedip adını koyduğunuz bu duygu bedeninizin neresinde boy gösteriyor?Kendini nasıl ifade ediyor? Belki yüzünüzde bir sıcaklık, çenenizde bir ağrı, boğazınızda bir düğüm, belki göğsünüzde bir ağırlık, belki de midenizde bir gerginlik
Peki ya fiziksel özellikleri neler?
Şekli nasıl?
Bir rengi, dokusu, ısısı var mı?
Hareket ediyor mu, yoksa tek bir yerde duruyor mu?
Merakla yaptığınız bu keşif esnasında duygunuzla ilgili birçok şey fark edebilirsiniz.Belki sıcaklığını hissedersiniz. Şekli yuvarlaktır belki, rengi ise kırmızı.Dokusu da tırtıklı.
*
Yapmanız gereken bir şeyi yapmadığınızda veya yapıp başarısız olduğunuzda, bir hata yaptığınızda, bir konuda eksik kaldığınızda sizi acımasızca eleştiren, yargılayan, olanlardan sizi sorumlu tutan, suçlayan bir ses var mı? Yaptığınız şeylerle kolay kolay yetinmeyen, size başarısız olduğunuzu, tembel olduğunuzu, iradesiz olduğunuzu, şımarık olduğunuzu, güçsüz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu veya yeterince zayıf olmadığınızı, yeterince güzel olmadığınızı, yeterince akıllı olmadığınızı ya da yeterince diğerleri gibi olmadığınızı söyleyen bir ses var mı?
Sizin de zihninizin içinde, size "aptal", "beceriksiz", "işe yaramaz" gibi kaba ithamlarda bulunan bir ses var mı?Eğer varsa bilirsiniz, dünya üzerinde başka hiçbir ses bu sesten daha acımasız değildir.
İnsan hariç, başka hiçbir canlı acı çektiğinde kendine kızmaz, korktuğu için kendini aşağılamaz, bir şey yolunda gitmediğinde kendini suçlamaz.
Merak ediyorum; siz, onun yüzüne dönüp baktınız mı hiç?
Bir bedene sahip olsaydı ne kadar büyük olurdu mesela?
Kaç yaşlarında olurdu? Bir kadın mı? Bir erkek mi yoksa? Yüzünde nasıl bir ifade, sesinde nasıl bir ton var? Size ne kadaryakın duruyor? Ne şekilde duruyor? Hareket ediyor mu?Size birini hatırlatıyor mu?Sizin zihninizin içindeki eleştirel sesin adı ne?Sizin içinizdeki eleştirilen taraf nasıl biri? O kaç yaşlarında? Kaç boylarında? Nasıl duruşu, yüz ifadesi, sesi? Sizin içinizdeki eleştirilen tarafın nedir ismi?
*
BİR Deney
Eğer sizin için de uygunsa, aklınıza mücadele verdiğiniz, size rahatsızlık, acı veren bir şeyi getirin.Dilerseniz çok zorlandığınız değil de, canınızı belki 10 üzerinden 4, bilemedin 5
civarlarında acıtan bir şey olsun.Belki sizin de benim gibi bitirmeniz gereken bir yazı, bir
görev, kapatmanız gereken bir hesap vardır.Uzun zamandır ertelediğiniz, ertelediğiniz her an için de kendinizi eleştirdiğiniz bir mesele vardır.
Veya kendinizi suçlamanıza neden olan bir hata yapmışsınızdır .
Belki de hoşunuza gitmeyen bir yanınız, kendinizi yargıladığınız, size ne kadar zarar verdiğini fark etmenize karşın ısrarcı olduğunuz bir davranışınız vardır.Şimdiye kadar çoktan elde etmiş olmanız gerektiğine inandığınız ama bir türlü elde edemediğiniz, harekete geçmekte korktuğunuz, korktuğunuz için de kendinizi eleştirdiğiniz bir şey de olabilir Belki aklınıza net bir şey gelmeyecek.Belki de birden fazla şey gelecek.Sorun değil.Ne mükemmel bir olay yakalamak ne de tek bir olayda karar kılmak zorundasınız.
Kendinizi eleştirmenin, yargılamanın, suçlamanın nasıl bir deneyim olduğuna, size kendinizi nasıl hissettirdiğine yöneltseniz dikkatinizi, o bile kafi.
Kendinizi eleştirdiğiniz bir meselenin içinde kalmak için, neler hissettiğinizi fark etmek ve kendinize neler dediğinizi duymak için kendinize yeterince zaman tanıdıktan sonra, müsaade edin zihninize, size acı veren hadiseyi arka plana geçirsin.
Şimdi, dikkatinizin ön planına, değer verdiğiniz birini alın.Sevdiğiniz birini.Mutluluğu mutluluğunuz, acısı acınız olan birini düşünün.Belki bu kişi ailenizden biri.Belki yakın bir dostunuz, komşunuz, iş arkadaşınız.Belki çok iyi tanıdığınız belki de yeterince tanımadığınız biri.Artık hayatta olmayan birini de seçebilirsiniz.Hatta gerçek olmayan birini bile.Belki de yeterince iletişim kuramadığınız küçük bir çocuğu veya sözlerin yardımı olmadan iletişim kurduğunuz bir canlıyı.
Böyle biri aklınıza gelmiyorsa, birine, bir canlıya değer vermenin, onu önemsemenin, onun rahat etmesini, acıdan uzak yaşamasını, güvende olmasını, mutlu olmasını istemenin nasıl bir deneyim olabileceğini hayal etmeyi de seçebilirsiniz.
Ve şimdi bu kişinin sizden yardım istediğini hayal edin.
Size acı çektiğini söylüyor.Şans eseri sizin yaşadığınıza benzer bir şey yaşamış.Onu üzen mesele, sizinkine çok benziyor.Ve tıpkı sizin gibi, o da yalnızca yaşadığı olayın acısını çekmiyor.
Üstüne üstlük bir de canı acıdığı için, üzüldüğü, belki de korktuğu veya kızdığı için, hissettiği duygular için ve "hata" yaptığı için kendini acımasızca eleştiriyor.Kendini beceriksiz buluyor,
güçsüz buluyor; aptal olduğunu, hiçbir şeyden ders almadığını düşünüyor.Ve tüm bunları sizinle paylaşıyor.
Ve siz hayatınızın öyle bir yerindesiniz ki, o olayla ilgili acınızı dindirmişsiniz.Meseleniz tamamlanmış.Artık daha bilge bir noktadasınız; ayaklarınız yere daha sağlam basıyor.Bu
noktadan olayları daha geniş bir açıdan değerlendirebilirsiniz.
O mutlu olmasını, güvende olmasını, rahat etmesini istediğiniz, sizin için çok değerli kişi sizinle acısını paylaşırken; onları kendini nasıl suçladığını, nasıl da kendine kızdığını dinlerken,
kendiyle verdiği savaşı izlerken neler hissederdiniz?
Üzüntüsüne ortaklık ederken ona ne söylemek isterdiniz?
Sizce şu anda en çok ne duymaya ihtiyacı olurdu?
"Ne kadar zavallısın, ne de güçsüzsün!" der miydiniz ona?
Hata yaptığından pişman halde anlatırken size derdini,
"Ah, salak kafan! Nasıl yaparsın bu hatayı?" der miydiniz?
"Sana müstahak!" deyip onu cezalandırır mıydınız?
"Yapmak istiyorum ama bir türlü başlayamıyorum," dese,
"Şımarıksın, tembelsin, disiplinsizsin de ondan.Bu gidişle de bir baltaya sap olamazsın," der miydiniz?
Karşınızda ağlarken, "Eee kendi düşen ağlamaz Ama sen bu kafayla daha çoook ağlarsın," der miydiniz?
Baksa size, bir umut dilense, "Hiç geçmeyecek bu acı. Mahvoldu her şey, artık yapacak hiçbir şey yok," der miydiniz?
Zannetmiyorum.
Çünkü bilirdiniz ki o an, öylesine acı içindeyken işitme ihtiyacı duyduğu şeyler bunlar değil.
Peki ya kendinize neler diyorsunuz acı içindeyken, belki
hata olarak gördüğünüz bir davranışınız için üzülürken, yarınlar için endişelenirken?
Kendinize nasıl davranıyorsunuz zor zamanlardan geçerken? Yoksa sizin de zihniniz çoğumuzunki gibi kendinize karşı,sevdiğiniz kişiye olduğunuzdan daha mı acımasız?
Yoksa sizin için de bir başkasına şefkat göstermek, kendinize göstermekten daha mı zor?
Katıldığım ilk öz-şefkat eğitiminde "Sizce nedir bu çifte standardın sebebi?" diye sormuştu çok sevdiğim bir profesör.
Bu soru zihnimi bir süre kemirip durmuştu.
Şimdi de, bu satırları yazarken kulaklarımda yankılanıyor bu ses.
Sahi, insan nasıl olur da esirger kendinden şefkati?
*
Kendimizi aşağıladığımızda, korkutarak motive ettiğimizde, acımasızca yargılayıp eleştirdiğimizde bu kendi kendimize yaptığımız duygusal bir saldırıdır.
Dolayısıyla her ne kadar tembel olmamak, motivasyonumuzu kaybetmemek, kendimizi geliştirmeyi bırakmamak,bencil, kibirli, şımarık birine dönüşmemek, hata yapmamak, raydan çıkmamak adına zihnimizin içindeki Başdenetmen'e ihtiyaç duyduğumuza inansak da işin aslı o sesin bizi daha fazla
strese soktuğu ve tehdit ve savunma mekanizmamızın içine bizi hapsettiğidir.
*
Kendimi en çok kendimden kollamam gerektiğini fark ettiğim bir zamanda bu atölyeden haberim olmuştu.
*
Eğer Siz de öz-Şefkate Bir Şans Vermek isterseniz
Belki siz de zor bir zamandan geçiyorsunuz.
Belki sizin de benim gibi bitirmeniz gereken bir yazı, bir ödev, kapatmanız gereken bir hesap var. Uzun zamandır ertelediğiniz bir iş var.
Belki de bir davranışın size ne kadar zarar verdiğini fark ettiniz ve farklı şekilde davranmak istiyor fakat bir türlü "beceremiyorsunuz".
Belki bedeninizi dilediğiniz gibi kullanamıyorsunuz.Belki içinde bulunduğunuz ortam size hiç mi hiç iyi gelmiyor artık, biliyorsunuz ama içinden çıkabilecek imkanınız yok. Belki de çok sevdiğiniz biriyle vedalaşmak zorunda kaldınız.
Artık bu hikayeye daha farklı biri olarak devam edeceksiniz.Belki bu aralar siz de zor bir zamandan geçiyorsunuz
Acı, ağrı, hayal kırıklığı, üzüntü, özlem sık sık ziyaretinize geliyor.Kendinizi çoğu zaman başarısız, güçsüz hissediyor; hiç düzelmeyeceğini, buradan sonrasının artık hep yokuş aşağı olduğu düşünceleri yapışıp kalıyor zihninize.Oysa ne hissettiklerimiz ne de düşüncelerimiz bizim elimizde.
Aklımızdan geçenler ve bedenimize yansımaları bizim suçumuz değil.İnsan olmak böyle bir şey.
Bir yerlerden, çok eskilerden, büyüdüğümüz ortamdakilerin davranışlarından öğrendik bazı durumlarda kendimizi tehdit altında hissetmeyi, bazı insanların etrafında rahatsız olmayı, bazı meselelere çok kafa yormayı, başarı kotamızı çok yukarılara koymayı, bize bizim onlara baktığınız gibi bakmayacak insanları hayatımıza almayı, değersiz olduğumuza inanmayı.. Kendimizle böylesine acımasızca konuşmayı.
Siz de öz-şefkate bir şans vermek isterseniz, bir daha ki sefer acı ziyaretinize geldiğinde, acıdan kaçmak, acı çektiğiniz için kendinize kızmak veya kendinizde hata aramak yerine, acınıza yüzünüzü dönüp kendinize, "Şu an acı çekiyorum, böylesine zor bir anda kendime nasıl yardım edebilirim?" diye sorabilirsiniz.
Bu soru yumuşak olduğu kadar da cesurcadır da çünkü zor duyguların varlığını kabul etmek, onlara yer açıp, onlarlaberaber harekete geçebilmek cesaret gerektirir.
Öz-şefkat, hem nezaket hem cesarettir.
Öz-şefkat herkesin acı çektiği bu hayatta, kendimize destek çıkmak demektir.Kendi elimizden tutup, sevdiğimiz birine gösterdiğimiz hassasiyeti, anlayışı ve kabulü kendimize de göstermek demektir.
Dilerim hayat bize adil davranmadığında, biz kendimize adil davranırız.Çünkü elimizde olmayan onca şeye rağmen, kendimize nasıl davranacağımız kendi elimizde.Bizim elimizde acıyan yerlerimize nasıl bakacağımız.
Dilerim ki, acımız geçene, dinene kadar, acele etmeden, her şeyin bir zamanı olduğuna güvenerek kendimize destek olur, iyi bakarız bundan böyle Şefkatle.
*
"Farz edin ki bende sihirli bir hap var ve bu hap size kahramanınızın hayran olduğunuz özelliklerini kazandırabilir.Bu özelliklerden bir doz almış olsanız, önümüzdeki iki ayınız nasıl
geçerdi? Neleri farklı yapardınız? Hayatınızda olan zorlukların ve engellerin karşısında tutumunuz nasıl olurdu?"Kendisini değerli bulmayan, hiçbir işe yaramadığından, hiçbir şeye layık olmadığından bahsedenlere ise, şöyle bir versiyon sunuyordum:
"Diyelim ki bir mucize oldu ve artık her şey mümkün.Her şey! Ve artık birilerinin hayatında fark yaratabilirsiniz.Kiminhayatında fark yaratmak isterdiniz? Nasıl bir fark yaratmak
isterdiniz?"Sonra arkama yaslanıyor, kendi derinlerine dalan bu insanların, onlara yaşama devam etme gücü veren o ışığın aydınlığıya tekrar yüzeye çıkışlarını seyrediyordum.
*
Sizin için neler önemli?Bu yaşamdaki kısıtlı zamanınızda ne yapmak istiyorsunuz?Sizi nasıl bilsinler istiyorsunuz?Yüzeye çıkan yanıtlar içinde belki başarılı olmak var.Sağlıklı olmak var.Daha öz-güvenli olmak var.Kim bilir belki de zengin olmak, ünlü olmak, insanlardan saygı görmek var.Ruh
eşinizi bulup bir yuva kurmak var.Belki de sadece mutlu olmak var , en basitinden.Mutlu biri olarak bilinmeyi istemek var.Ve tüm bunların sizin için önemli oluşu çok insani, bir o kadar da geçerli.
Lakin hepsi biraz hileli. Bu yanıtlar birbirlerinden farklı görünse de aslında çok
mühim bir ortak noktaları var: Hepsinde hedeflerimizden bahsediyoruz.
Ulaşırsak daha iyi bir hayatı mümkün kılacağına inandığımız hedeflerden.
Mutlu olmak bir hedeftir.
Sağlıklı olmak bir hedeftir.
Başarılı olmak bir hedeftir.
Ruh eşini bulmak; (daha) zengin, (daha) ünlü, (daha) zayıf olmak Hepsi birer hedeftir.
Hedef, sahip olmak, elde etmek istediğimiz bir şeydir.
Tamamlayıp üzerini çizebileceğimiz, tüketebileceğimiz şeylerdir.
Kuşkusuz çok da gereklidirler.Çoğu zaman hedeflerimiz sayesinde harekete geçer , hedeflerimiz sayesinde motivasyonumuzu korur, hedeflerimiz sayesinde kendimizde sabah yataktan
kalkacak gücü buluruz.Hedefler, sonuç odaklıdır.Kendimize bir hedef koyduğumuzda, ulaşmak istediğimiz bir noktayı tanımlarız.Ulaşıp ulaşamadığımızı anlamak için de davranışlarımızın sonuçlarına bakarız.Zaman zaman aksine inandığımızı düşündürebilecek beklentiler içine girsek de hepimiz aslında gerçeği biliriz: Davranışlarımızın nasıl sonuçlanacağının, nelere sahip olacağımızın, diğer
insanların ne düşünüp, ne konuşup, ne seçim yapacaklarının kontrolü tamamen bizim elimizde değildir.Hedeflerin aksine değerler , belli sonuçlara, özellikle de kontrolü elimizde olmayanlara, bağlı değildir.Değerler daha ziyade,davranışlarımıza yön veren özelliklerdir.Elde edilemez, tamamlanamaz, tüketilemezler.Üzerleri çizilemez.Varılacak noktalar değildirler.Tıpkı ne kadar kuzeye gidersek gidelim, Kuzey'e varamayacağımız gibi.Bu nedenle de değerler , hedeflerin aksine, sonuçla değil süreçle alakalıdır.
*
Yaşamımızda birer değer görevi görebilecek tutumlar arasında dürüstlük, yardımseverlik, maceraperestlik, otantiklik, açık görüşlülük, kişisel gelişim, bedenine -dolayısıyla da sağlığına- iyi
bakma, kendine ve başkalarına karşı şefkatli, nazik ve sevgi dolu davranma; kontrolümüz dışındaki şeylere verdiğimiz tepkilerde esnek davranma; adil davranma; eğlence, sadakat, özgürlük gibi
davranışlarımıza yansıtmak istediğimiz özellikler sayılabilir.
Hedef(ler)imin gerçekleşmesi benim kontrolümdeolmayan bir dolu şeye bağlı."Başarılı olmayı" veya kontrolü elimizde olmayan duygulardan birini -mesela mutlu hissetmeyi- varış noktası belirlemek, hedeflere bu denli önem atfetmek de aynı sebepten hayal kırıklığına davetiye çıkarmak olur: Bizler yalnızca yaptıklarımızı kontrol edebilirimiz, yaptıklarımızın doğuracağı sonuçlar tamamen elimizde değildir.
*
Hayat denen bekleme salonuna hoş geldiniz.
Siz yaşamak için neyi bekliyorsunuz?
Depresyonunuz geçmesini mi; kaygılarınızın azalmasını mı; korkularınızı yenmeyi mi; öfkenizin dinmesini mi; içinizden gelmesini mi; yoksa ağrılarınızı geçirecek çareyi mi
Ancak beklediğimiz geldiğinde mi dışarı çıkacak; o kursa kayıt yatıracak, o işe başvuracak, içimizden geldiği gibi dans edecek, eşimize çiçek alacak, leylekleri görünce baharın gelişine sevinecek, seyahat edecek, arkadaş edinecek; ancak o zaman mı yaşamaya başlayacağız?
Eğer harekete geçmezsek, harekete geçeceğimiz ana kadar depresyonun, kaygının, korkunun, öfkenin, motivasyonsuzluğun veya kronik hastalığın verdiği acı yetmiyormuş gibi üstüne
bir de arzu ettiğimiz, bizi tatmin edecek hayatı yaşamamanın acısının eklendiği bir hayat süreceğiz, Bekleme salonundaki hayal kırıklığının rutubet kokusunu; tüm salonu sallayan sabırsızlığı iyi bilirim.Panik bozuklukla mücadele verdiğim dönemde az zaman geçirmedim o uğultunun içinde.
O yüzden gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Beklemek hiçbir sorunu çözmüyor.Sağlamasını yaptım, bizi kandırmışlar, meğer zaman değil, zamanla ne yaptığımızmış bizi iyileştiren.
Şimdi bir de kendi hayatınızın belgeselinin çekildiğini hayal edin.Hayatınızın sonunda duruyorsunuz.Ve geriye dönüp baktığınızda dolu dolu ve anlamlı bir hayat yaşadığınızı görüyorsunuz.Bu filmde, sizi tanıyan kişilerle yapılan röportajlar yer alacak ve hayatınızın başlıca olayları konu edilecek.Aileniz, arkadaşlarınız, çocuklarınız, iş arkadaşlarınız, komşularınız, hatta hep gittiğiniz o kafedeki garson sizin nasıl biri olduğunuzu,özelliklerinizi, ilişkilerinizdeki duruşunuzu, kendinize ve başkalarına nasıl davrandığınızı, hayattaki amacınızı anlatacaklar.
Bu insanlar neler söylesin isterdiniz? Ne deseler izlerken tüyleriniz diken diken olurdu? Ebeveynlerinizin sizin nasıl bir evlat olduğunuza dair neler söylesin? Çocuklarınız sizin ebeveynliğinize dair nelerden bahsetsin? Sevdiğiniz insanlar onların hayatında oynadığınız rol hakkında ne desin? Peki ya zorluklarla, can yakan durumlarla karşılaştığınızda bunlarla nasıl
baş ettiğinize dair neler anlatsınlar? Sizin için en önemli şeylerin neler olduğunu söylesinler?
*
Duygularınızın yaşamınız boyunca nasıl değişiklik gösterdiğini fark edin.Çocukken sizi korkutan şeyler belki artık umurunuzda bile değil.Çocukken hiç umursamadığınız şeyler belki bugün sizi en çok kaygılandıran şeyler.Eskiden hoşunuza giden şeylerin artık sizi nasıl ilgilendirmediğini veya şimdi sevdiğiniz şeylerle eskiden ne kadar az ilgilendiğinizi fark edin.Duygularınıza dair sahip
olabileceğimiz tek kesin bilgi değişken olduklarıdır; bir duygu gelip giderken bir diğeri onun yerini alır.Ancak duygularınız akıp giderken siz değişmiyorsunuz.Tüm duygularınıza rağmen siz, siz olarak kaldınız.Duygularınız hiçbir zaman sizi tanımlamadı.Onlar, olduğunuz kişinin tamamı değil.
Son olarak, düşüncelerinize bir göz atalım.Onlar da
duygularınız· gibi her an değişiyor.Yeni şeyler öğrendikçe ve çevrenizle ilgili farkındalığınız arttıkça, yeni deneyimler edindikçe inandıklarınız, görüşleriniz, düşünceleriniz değişiyor.
Düşünceleriniz daha detaylı, karışık ve katmanlı hale geliyor.
Bir zamanlar bilmediğiniz şeyler bugün hakkında çok şey bildiğiniz şeylere dönüşmüş olabilir.Bazen bir şey hakkında düşündüklerinizin kısa bir süre sonra aksini düşünmeye başlayabilirsiniz Kendinize dair düşüncelerinizi fark edin.
Bazen kendinizle gurur duyar , başarılı olduğunuzu düşünür, bazense kendinizi acımasızca eleştirir ve hiçbir baltaya sapolamadığınızı düşünürsünüz.Utangaç olduğunuzu veya dışa dönük olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz.Sabırlı olduğunuzu veya fevri olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz.Düşünceleriniz hareketli olsa ve daima değişse de, ne düşündüğünü fark eden siz değişmezsiniz.Sizin utangaç veya dışa dönük, sabırlı veya düşüncesiz olduğunuza dair düşüncelerinizin farkında olan bir ben vardır.Tüm etiketlerini fark eden bir ben vardır.Bugün düşünceleri olan siz, geçen hafta düşünceleri olan siz ve çocukken düşünceleri olan siz aynısınız.Düşünceleriniz var ama siz, düşünceleriniz değilsiniz.Düşünceleriniz her gün, her saat değişsebile, siz, siz olarak kalıyorsunuz.Siz her zaman sizsiniz.
*
Onlar sadece birer duygu Ben onlara tutunmadıkça geçip gidecek olan duygular Düşüncelerime de aynı şefkatli muameleyi yapıyor; onların da varlıklarını kabul ediyor; nazikçe arka plana geçirip onları, içinde bulunduğum ortamı getirıp ön plana, şimdiye ve buraya geri dönüyorum. Farkındalığımın, sunumumdan paniğime kaydığını her fark edişimle, 0nu nazikçe yeniden sunumunıa getiriyorum.Tıpkı yavru bir köpeği gelmesini istediğim yere yönlendirir gibi.Tasmasını şefkatle tutuyorum.Bu yaptığımı dikkatimi dağıtmaktan veya herhangi başka bir Deneyimsel Kaçınma'dan farklı kılan, paniği hissetmeye gönüll ü olmam
*
Daha kalemimin mürekkebi kağıda değmeden, zihnim düşüncelerimi sansürlemeye başladı.En derin sırrımı; en karanlık, en mahrem gördüğüm yanımı ortaya koymaktansa daha az riskli bir şey yazmak beni cezbetmiyor değildi."Mükemmeliyetçiyim" veya "Pimpirikli biriyim" gibi zararsız, hatta kimi
zaman takdir gören itiraflarda bulunabilirdim mesela.Fakat bir yanım bu seminerden tam anlamıyla faydalanmam için daha cesurca davranmam gerektiğinin farkındaydı.
Bir yakınım, sırf "ben güçlüyüm" etiketine uymayacağı için çektiği üzüntü ve zorlukları sevdikleriyle paylaşamıyor mesela.Sonuç olarak kendini yalnız vedışlanmış hissediyor.
Örneğin "Genelde kibar bir insanım ancak biri beni zorlarsa bu kibarhğımı kaybedebilirim," desek daha hoş olmaz mı?
"Güçlüyüm ve aynı zamanda, yeri geldiğinde üzüntümü, sıkıntımı, yakınmalarımı arkadaşlarımla paylaşır , onların desteğine ihtiyaç duyarım," desek daha özgür olmaz mıyız?
Başkaları bizi, yaptığımız işle uyuştuğuna inandıkları gözlüklerin ardından görür.
Sen bir psikologsun.Her zaman psikolog gibi davranmalısın.
Yalnızca yaptığımız iş değil, aynı zamanda rollerimizle, cinsiyetimizle, medeni halimizle de bizden beklenenler var.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder