10 Temmuz 2019 Çarşamba
"Germinal"- Emile Zola
📚19. yüzyılın başyapıtlarından Germinal'de, maden işçilerinin açlık ve çaresizlik içinde geçen sefil hayatı, direnişi, işçi - işveren arasındaki ayrımcılık ve sınıf farkı; akıcı,etkileyici sade bir dil ile anlatılmış. Bu yüzden olayların içinde kendimizi buluveriyoruz. Satırları okurken kemiklerimize kadar soğuğu hissediyor, oruçta bile hissedemediğimiz açlığa şahit oluyoruz.
Açlıktan uyuyamayan, karanlık gecelerde kıvranan, üstsüz başsız çocuklar, her evden ayrı ayrı duyulan çığlıklar... yüreğimizi parçalıyor.
📚Yedi göbek ötesinden beri madencilik yapan çoluk çocuk, kadın-erkek açlık sınırında yaşayan bu fakir aileler, karınlarını sabahları telvesinden tekrar tekrar kaynatılan kahve ve kuru ekmekle doyurup akşamları sadece çorbayla yetiniyor, boğazlarına dolan kömür tozunu temizlemek için meyhanede bira içiyor.
Yoksulluk ahlaki çöküntüyü de beraberinde getiriyor. Nitekim buna kitapta sıklıkla rastlıyoruz. Şöyle ki evin hanımları iaşeyi zaman zaman bedenleriyle ödemek zorunda kalıyor ve eşleri de bu duruma ya göz yumuyor ya da bir şekilde kabullenmek zorunda kalıyor. Yetişkin kız ve erkekler ise ya taş ocağı kalıntısına ya tarlalarda ya da yol kenarlarında iffetlerinden oluyorlar. Aile içi mahremiyet ise neredeyse sıfır.
📚Kitabı okuduktan sonra , "Filiz veren tohum" anlamına gelen Germinal kelimesinin , kitabın ismi için çok isabetli bir seçim olduğunu görüyoruz. Zira maden işçileri de kendi içlerindeki gücü fark edip ayaklanıyorlar.
📚Emile Zola, 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madende , sıkı bir gözlem yapmış, gerçek hayatlardan esinlenerek kaleme almış Germinal'i.
KİTABIN KÜNYESİ
Adı : Germinal
Orijinal Adı :
Yazarı : Emile Zola
Çevirmen : Volkan Yalçıntoklu
Türü : Roman
Yayınevi :Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 616
Baskı : Şubat 2011
Ülke : Fransa
KİTAPTAN ALINTILAR
“Artık kimse et yiyemiyor.”
“Ekmek varsa şükretsinler!”
“Doğru, insanlar kuru ekmeğe bile razı!”
*
Yüz altı yıl boyunca dededen toruna hep aynı patron için,çalışmak ha? Burjuvaların birçoğu tarihlerini bu kadar iyi bilemezdi!
*
Asansörler bir gece hayvanı gibi süzülerek inip çıkıyor, kuyu ağzının adeta yuttuğu madencileri derinlere taşıyordu.
*
Bu kahredici karanlıkta bunca ağır bir işte ömür tüketmek ve günlük ekmek parasını bile çıkaramamak olacak şey miydi?
*
Yeterince güçlü olunmadığında, akılcı davranmak gerekir.”
*
Artık sınır diye bir şey kalmayacaktı, tüm dünyanın emekçileri ayağa kalkıp birleşecek, işçinin nafakasını güvence altına alacaklardı.
*
Yüz yıldır olağanüstü bir biçimde artan zenginlik ve refahtan emekçilerin makul bir pay aldıkları söylenebilir miydi? Özgür oldukları söylenerek işçiler bir kenara atılmıştı, evet, onlara açlıktan ölme özgürlüğü tanınmıştı, onlar da bu özgürlüğü doyasıya yaşıyorlardı.
*
Ama artık yerin altındaki madenciler uyanıyor, gerçek birer tohum gibi toprakta yeşeriyorlardı; bir sabah tarlaların ortasında bitiverdikleri görülecekti: Evet, insanlar yetişecekti, adaleti yeniden sağlayacak bir insan ordusu bitecekti topraktan. Devrimden beri tüm yurttaşlar eşit değil miydi? Herkes oy verdiğine göre, işçiler kendilerine ücret ödeyen patronların kölesi olarak kalmak zorunda mıydı?
*
Yardım sandığındaki para tükenmişti, işletme geri adım atmayacaktı, her geçen gün durumun daha da kötüye gideceği belliydi, buna rağmen umutlarını kaybetmiyor, olup bitenlere küçümseyici bir gülümsemeyle yaklaşıyorlardı. Altlarındaki toprak göçse bile, bir mucize onları kurtaracaktı. Bu inanç ekmeğin yerini tutuyor, açlıklarını unutturuyordu.
*
Bir sürü insanla yazışmak, bölgenin dört bir yanındaki emekçilerin gelecekleri üzerine tartışmak, Voreuxlü madencilere tavsiyelerde bulunmak, bilhassa da bir çekim merkezine dönüşmek, dünyanın kendi etrafında döndüğünü hissetmek, bu eski makinistin, eli yağa ve kapkara tozlara bulanmış bu kazmacının gururunu okşuyordu.
*
İnsan bir davada haklı olduğuna inandığında, daha yürekli ve daha güçlü oluyor, öyle değil mi?”
*
...öleceklerine mahallece toptan ölüme gitmeleri daha iyiydi. Okuyup da iyice özümleyemediği kitaplarda yazanlar aklına geliyor, düşmanı durdurmak için şehirlerini ateşe veren halkların, çocuklarını kölelikten kurtarmak uğruna kafalarını taşa vura vura öldüren annelerin, zorbaların ekmeğini yemektense açlıktan ölmeyi tercih eden insanların hikâyelerini hatırlıyordu.
*
Maheude güçlükle ayağa kalkıp odayı arşınlamaya başladı. Tanrı adına, insan bu hale düşebilir miydi? Dolapta bir lokma ekmek, evde satacak tek bir eşya kalmamıştı, nereden yiyecek bulabileceklerine dair bir fikir bile gelmiyordu akıllarına! Üstelik ateş de sönmek üzereydi! Sabah kömür parçaları toplamak için moloz tepeciğine gönderdiği Alzire’in işletme yasaklamış diyerek elleri boş dönmesi üzerine tepesi attı. İşletme kimin umurundaydı ki? Birkaç parça kömür toplamakla hırsızlık mı yapmış sayılacaklar
*
Sürücü kızların sefih bir yaşam sürdüğü bu yeraltındaki Sodome şehrine gökyüzünden ateşler yağmış, kızlar yukarı çıkacak zaman bile bulamamıştı; bugün bile bu cehennemin dibinde yanmaya devam ediyorlardı. Koyu kırmızı renkteki kireçli kayalar, cüzam yaralarını andıran şap oyuklarıyla kaplıydı. Yarıkların aralarından sarı çiçekler gibi kükürt fışkırıyordu. Geceleri bu deliklere gözünü dayayacak kadar cesaretli olanlar, alevleri, kor ateşte kavrulmakta olan günahkâr ruhları gördüklerine yemin ederlerdi. Toprağın üstünde ışıklar oynaşır, şeytanın bu lanetli ve pis mutfağından leş gibi kokan sıcak buharlar tüterdi.
*
“Sana altmış frank borcum vardı, işte ödedim, pis hırsız!” dedi diğerlerinden daha hınçlı görünen Maheude. “Artık veresiye vermem diyemeyeceksin... Dur hele! Seni biraz daha semirteyim.”
On parmağıyla birden toprağı kazdı, iki avuç dolusu toprak alarak ölünün ağzına tıktı.
“Al bakalım! Ye hadi!.. Hadisene! Bizi yiyordun ya, bunu da öyle ye!”
*
Sırtüstü yere serilmiş, kıpırtısızca yatan ölü, fal taşı gibi açılmış sabit gözlerle karanlığın çökmekte olduğu uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. Artık ekmek niyetine yiyip yiyeceği tek şey bu kara topraktı. Yoksulları aç bırakmak ona şans getirmemişti.
*
“Ayine mi, sayın rahip, neden oraya gelecekmişiz ki? Ulu Tanrı bizimle alay etmiyor mu?.. Bakın mesela, orada ateşler içinde titrey en küçük kızım ona ne yaptı? Yeterince sefalet çekmiyor muyduk? Ben kızıma bir fincan sıcak su bile içiremeyecek haldeyken, onu hasta etmesi pek mi gerekliydi!”
*
Aynı fikirleri paylaşmasak da birbirimize olan saygımızı koruyabiliriz.”
*
Yoksulların zenginler uğruna birbirlerini boğazlamaları ne tiksinti verici bir şeydi!
*
Adalet istemenin karşılığı bunca acı mı olmalıydı?”
*
Bir sınıfın yok olması gerekiyorsa, daha canlı ve genç olan emekçi halkın aşırı zevklerle kendisini tüketmiş olan burjuvaziyi ortadan kaldırması gerekmez miydi?
*
Her yanda tohumlar şişiyor, yukarı doğru uzanıyor, sıcağa ve ışığa ulaşma ihtiyacıyla toprağı çatlatıyordu. Taşan özsular fısıltılar çıkararak akıyor, çatlayan tohumlardan öpücük sesleri yayılıyordu. Arkadaşların kazma sesleri sanki yüzeye iyice yaklaşmışlar gibi giderek daha da belirginleşiyordu. Bu taptaze sabah vaktinde, güneşin yakıcı ışıkları altında, toprak işte bu uğultuya gebeydi. İnsanlar bitiyordu topraktan; karıkların arasında ağır ağır filizlenen, gelecek yüzyılın hasadı için boy atan ve yakında toprağı çatlatacak olan, intikamcı, kapkara bir ordu yetişiyordu.
*
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
📒Cenab-ı Allah her bir kulunu biricik ve özel yaratmış, her birerimizin yoğurt yiyişi birbirinden farklı. Bu yüzden bize heyecan veren,...
-
📚Bir süre subay olarak orduya katılan Tolstoy, Kafkasya'da geçirdiği günlerde edindiği izlenimleri gerçekçi bir biçimde öykülerine yans...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder