📚Sırça Fanus, 20. yüzyılın en büyük kadın edebiyatçılarından Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath'ın yarı otobiyografik romanıdır.
📚Karamsar ve duygusal bir yazı diline sahip Sylvia, Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerindendir.
📚İngiliz şair, yazar ve çocuk edebiyatçısı Ted Hughes eşidir. Tıpkı romanının kahramanı Esther Greenwood gibi kendi de hayatı boyunca ileri derecedeki manik depresif bozukluğu ile boğuşur.
📚Kahramanın (Esther), bir moda şirketinde editör olarak burslu çalışmak için 19 yaşında New York’a gelmesi, şair olması, babasının sekiz yaşında ölmesi, bir erkek kardeşi olması, ruh sağlığının bozulması, benzer intihar girişimlerinde bulunması yarı otobiyografik olmasını yeterince doğruluyor.
📚 Kitaptaki melankolik ruh halinden daha çok, Amerikan yaşantı tarzının tüm açıklığıyla yer almasının beni oldukça rahatsız ettiğini söyleyebilirim.
KİTAPTAN ALINTILAR
"neden Doreen gibi yapmamam gereken şeyleri de yapamadığımı düşündüm ve kendimi daha da yorgun ve hüzünlü hissettim."
*
Hayatım boyunca, okumak, yazmak, deli gibi çalışmaktan başka bir şey istemediğimi söyleyip durmuştum kendime. Gerçekten de öyle gibiydi. Her şeyde yeterince başarılıydım ve hep en yüksek notları alıyordum.
Kasaba gazetesinin üniversite muhabirliğini, edebî derginin editörlüğünü, akademik ve sosyal suç ve cezalarla uğraşan Onur Komitesinin sekreterliğini yapıyordum. Bu sonuncusu popüler bir görevdi. Tanınmış bir kadın ozan ve fakültedeki bir profesör, doğunun en büyük üniversitelerinde doktora yapması için destekliyorlardı beni. Burslar vaadediliyordu. İşte şimdi de entellektüel bir moda dergisinin en iyi editörünün yanında staj görüyordum. Ve yürümemekte direnen ağır bir dolap beygiri gibi duralayıp duruyordum.
*
"hep tam not alacağınızı bildikten sonra notlar da biraz anlamını yitirmiyor muydu zaten?"
*
"Birinden hiçbir şey beklemeyince asla düşkırıklığına uğramaz insan"
Bir gün gerçekten Chicago’ya gidersem adımı temelli Elly Higginbottom olarak değiştirebileceğimi düşündüm. O zaman doğunun büyük bir üniversitesinden verilen bursu teptiğimi, New York’ta bir ayı berbat ettiğimi ve günün birinde Amerikan Tıp Birliği üyesi olup küpler dolusu para kazanacak olan aklı başında bir tıp öğrencisinin evlenme önerisini çevirdiğimi hiç kimse bilmeyecekti.
Chicago’da insanlar beni olduğum gibi kabul edeceklerdi.
Orada Elly Higginbottom adında sıradan bir yetim kız olacaktım. Herkes beni sessiz, yumuşak yaradılışımdan ötürü sevecekti. Kitaplar okumam ve James Joyce’un yapıtlarındaki ikizler üzerine uzun tezler yazmam için baskı yapmayacaklardı bana. Ve hatta günün birinde güçlü kuvvetli ve sevecen bir oto tamircisiyle evlenip Dodo Conway gibi kalabalık bir aileye de sahip olabilirdim.
Eğer canım isterse.
*
Her an kontrolümü yitirip nasıl hiçbir şey okuyamadığımı, yazamadığımı ve herhalde bitkinlikten ölmeden bir ay boyunca uyanık kalan tek insan olduğumu söyleyip saçmalamaktan korkuyordum.
*
Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti. Ve annem dilini ne kadar tutarsa tutsun, aklımı yitirdiğimi herkes ergeç anlayacak ve annemi, tedavi edileceğim bir tımarhaneye kapatılmam gerektiğine inandıracaklardı.
*
Durumu ne denli umutsuzsa, o denli uzak köşelere gizlerler insanı.
*
Annemin dediğine göre, insanın kendisi hakkında çok fazla düşünmesinin ilacı, kendinden daha kötü durumda olan birine yardım etmek.
*
Nefret ettiğim bir şey daha varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup «İyiyim» demenizi beklemeleridir. «Berbat hissediyorum.»

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder