Uçurtma Avcısı; sevgi, dostluk,sadakat, ihanet, kıskançlık, korkaklık ve pişmanlık duygularını ayrı ayrı işleyen, insanın canını inanılmaz sıkan, ruhunu daraltıp bunaltan, soluksuz okunan acılarla dolu bir hikaye.
Kitabı okurken, İslam ülkelerinin emperyalist devletlerin ayakları altında nasıl ezildiğini, nasıl yozlaştığını ve faturasını da en çok çocukların ödediğini bir kez daha görüyoruz.
Yazarımız Khaled Hosseini, Tacik asıllı , 1965 Kabil doğumludur. Babasının diplomat olması hasebiyle Tahran'a yerleşirler. Kardeşinin doğumu nedeniyle Kabil'e dönerler, ancak siyasi karışıklıklar nedeniyle Paris'e taşınırlar. 1980'de ise ABD'ye sığınırlar.
İran asıllı eşi ve iki çocuğuyla Amerika'da yaşam sürmekte olan yazar, doktorluk yapmaktadır.
Uçurtma Avcısı, 2003'te yayımlanmış ve pek çok ülkede en çok satanlar listesine girmiştir.
Roman 2008'de beyaz perdeye uyarlanmış ancak yüreğim bu dramı bir de izlemeye dayanamaz.
Kitapta ihanetin de sadakatin de bedeli öyle sürükleyici bir dille anlatılıyor ki , heyecan hiç bitmiyor, 2 gün içinde sürekli fırsat kollayarak ve bitmesine de üzülerek okudum kitabı.
Olay şöyle; Emir ve Hasan aynı evde büyüyen iki çocuk. Ancak Emir ünlü ve zengin bir iş adamının oğlu, Hasan ise Hazara diye anılan, küçük görülen etnik bir azınlığa mensup hizmetkarın oğlu.
Hasan, Emir için her şeyi yapan , her şeyi göze alan, samimi , gözü pek olduğu kadar da mülayim bir çocuk. Emir ise, Hasan'ı babasından kıskanan, korkak, sıkıntılı bir çocuk.
Kitapta Emir ve Hasan'ın oyunları, özellikle de uçurtma maceraları, kitap okumaları öyle güzel anlatılıyor ki gıpta edilecek cinsten.
Bir gün bir uçurtma avcılığı macerasının sonu ihanetle biter. Emir için başı derde giren Hasan yalnız kalır. Emir bu vicdan azabıyla, Hasan'ı görmeye dayanamadığı için onu kovdurmak maksadıyla Hasan'a hırsızlık iftirası atar.
Sovyetlerin işgali ile Emir ve babası, ülkeyi terkedip California'ya gider. Emir oralarda da geçmişinden kurtulamaz. Kitapta bu olaylar gelişirken, işgal ve terör saldırılarını , iç savaşın izlerini ve malesef müslümanların vahşi, kana düşkün, iğrenç olduğu şeklindeki algıyı burada çok açık görüyoruz.
Emir,babasının en samimi arkadaşı ve kendisinin de çok sevdiği Rahim Han'ın telefonuyla eşi Süreyya'yı, işini, evini biraz tereddütle biraz da kendiyle yüzleşme fırsatını değerlendirme düşüncesiyle Afkanistan'a gider. Burada çok geç olsa da bazı gerçekleri öğrenir. Hasan'ın aslında üvey kardeşi olduğunu öğrenmesi gibi.
Yapılan iyiliklerin asla kaybolmadığını görüyoruz sonra. Hasan'ın o muhteşem sevgisi filiz veriyor. Çok büyük zorlukların ardından hem yetim hem öksüz kalan Hasan'ın oğlunu o cehennem yuvasından kurtarır Emir. Ve Emir "yeniden iyi biri olma"nın mümkün olduğunu gösterir bize.
Emir bir zamanlar Hasan'ın kendisi için yaptığı uçurtma avcılığını, Hasan'ın oğlu için yaparak çocuğu hayata döndürmesiyle muhteşem bir şekilde sona erer roman .
"Senin için bin tane olsa yine yakalarım.”
Ve Kitaptan Alıntılar:
"Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın."
*
"Çocuklara sözler vermek , çok tehlikeli bir şeydir. (s.22)"
*
"Afkanistan'da çocuk çok ama çocukluk yok..."
*
"Sonradan bulduğun bir şeyi yitirmek her zaman zordur."
*
"Zaman çok açgözlü bir şey, bazen bütün ayrıntıları çalıp kendisine saklıyor. "
*
"Kış Kabil'deki çocuğun en sevdiği mevsimdi; en azından babası iyi cins bir soba alabilen çocukların."
*
"Bence borcunu ödemenin gerçek kefareti de budur:Pişmanlığını iyiliğe dönüştürmek, şerden hayır çıkarmak..."
*
"Afganların en sık yinelediği deyiştir:Zendagi Migzara" Hayat devam ediyor."
*
"Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. o da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde , birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun."
*
"Emir Ağa,Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. İyilik bu topraklan terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. Kabil'i korku sardı; sokaklar, stadyum, pazar yerleri korku dolu; o artık hayatımızın bir parçası, Emir Ağa. Vatanımızı ele geçiren vahşiler, insan onurunu hiçe sayıyor. Daha geçen gün, Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. Satıcıya patatesin fiyatını sordu,ama adam onu duymadı - galiba bir kulağı sağırdı. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu,ansızın genç bir Talib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi.Öyle sert vurmuştu ki, karım yere yığıldı. Adam avaz avaz bağırıyor, Ahlak ve İffet Bakanlığı'nın kadınların yüksek sesle konuşmasını yasakladığını haykrıyordu. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi; bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. Karşı koysaydım, o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı; hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar aç yetimlerden geçilmiyor zaten; sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum.Ölümden korktuğum için değil, karımm bir kocası olduğu, oğlum da yetim kalmadığı için. (s.220)"
#OkudumbittiAğustos2018
Hasan, Emir için her şeyi yapan , her şeyi göze alan, samimi , gözü pek olduğu kadar da mülayim bir çocuk. Emir ise, Hasan'ı babasından kıskanan, korkak, sıkıntılı bir çocuk.
Kitapta Emir ve Hasan'ın oyunları, özellikle de uçurtma maceraları, kitap okumaları öyle güzel anlatılıyor ki gıpta edilecek cinsten.
Bir gün bir uçurtma avcılığı macerasının sonu ihanetle biter. Emir için başı derde giren Hasan yalnız kalır. Emir bu vicdan azabıyla, Hasan'ı görmeye dayanamadığı için onu kovdurmak maksadıyla Hasan'a hırsızlık iftirası atar.
Sovyetlerin işgali ile Emir ve babası, ülkeyi terkedip California'ya gider. Emir oralarda da geçmişinden kurtulamaz. Kitapta bu olaylar gelişirken, işgal ve terör saldırılarını , iç savaşın izlerini ve malesef müslümanların vahşi, kana düşkün, iğrenç olduğu şeklindeki algıyı burada çok açık görüyoruz.
Emir,babasının en samimi arkadaşı ve kendisinin de çok sevdiği Rahim Han'ın telefonuyla eşi Süreyya'yı, işini, evini biraz tereddütle biraz da kendiyle yüzleşme fırsatını değerlendirme düşüncesiyle Afkanistan'a gider. Burada çok geç olsa da bazı gerçekleri öğrenir. Hasan'ın aslında üvey kardeşi olduğunu öğrenmesi gibi.
Yapılan iyiliklerin asla kaybolmadığını görüyoruz sonra. Hasan'ın o muhteşem sevgisi filiz veriyor. Çok büyük zorlukların ardından hem yetim hem öksüz kalan Hasan'ın oğlunu o cehennem yuvasından kurtarır Emir. Ve Emir "yeniden iyi biri olma"nın mümkün olduğunu gösterir bize.
Emir bir zamanlar Hasan'ın kendisi için yaptığı uçurtma avcılığını, Hasan'ın oğlu için yaparak çocuğu hayata döndürmesiyle muhteşem bir şekilde sona erer roman .
"Senin için bin tane olsa yine yakalarım.”
Ve Kitaptan Alıntılar:
"Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın."
*
"Çocuklara sözler vermek , çok tehlikeli bir şeydir. (s.22)"
*
"Afkanistan'da çocuk çok ama çocukluk yok..."
*
"Sonradan bulduğun bir şeyi yitirmek her zaman zordur."
*
"Zaman çok açgözlü bir şey, bazen bütün ayrıntıları çalıp kendisine saklıyor. "
*
"Kış Kabil'deki çocuğun en sevdiği mevsimdi; en azından babası iyi cins bir soba alabilen çocukların."
*
"Bence borcunu ödemenin gerçek kefareti de budur:Pişmanlığını iyiliğe dönüştürmek, şerden hayır çıkarmak..."
*
"Afganların en sık yinelediği deyiştir:Zendagi Migzara" Hayat devam ediyor."
*
"Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. o da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde , birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun."
*
"Emir Ağa,Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. İyilik bu topraklan terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. Kabil'i korku sardı; sokaklar, stadyum, pazar yerleri korku dolu; o artık hayatımızın bir parçası, Emir Ağa. Vatanımızı ele geçiren vahşiler, insan onurunu hiçe sayıyor. Daha geçen gün, Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. Satıcıya patatesin fiyatını sordu,ama adam onu duymadı - galiba bir kulağı sağırdı. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu,ansızın genç bir Talib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi.Öyle sert vurmuştu ki, karım yere yığıldı. Adam avaz avaz bağırıyor, Ahlak ve İffet Bakanlığı'nın kadınların yüksek sesle konuşmasını yasakladığını haykrıyordu. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi; bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. Karşı koysaydım, o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı; hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar aç yetimlerden geçilmiyor zaten; sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum.Ölümden korktuğum için değil, karımm bir kocası olduğu, oğlum da yetim kalmadığı için. (s.220)"
#OkudumbittiAğustos2018



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder