
Yıllaar önce de bir solukta, son derece beğenerek okuduğum bu kitabı yine aynı şekilde okudum. Ölüm teması, yazarın ruh çilesi gelip bizim de tam göğsümüze oturup, nefesimizi kesiyor adeta.
Eser, üstadın Tohum'dan sonra kaleme aldığı ikinci oyunu, üç perdelik bir trajedi. Yazılışı, mürşidi Abdülhakim Arvasi'yi tanıdığı yıllara rastlıyor. Kendisi de zaten "Geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı" diyor eseriyle ilgili olarak.
Kısaca özetlemek gerekirse, başkahramınımız Hüsrev'in , kaleme aldığı oyununda kahraman yanlışlıkla annesini vurur ve babası zamanında kendini bahçelerindeki incir ağacına asmıştır. Bu konu çok tepki uyandırdığı için , üzerine konuştukları bir gün tıpkı eserinde olduğu gibi Hüsrev kazara halasının kızı Selma'yı vurur. Sonrasında geçirdiği ruhsal bunalımdan doktor arkadaşı hastanesine yatırmak, gazateci arkadaşı Şeref de reklam aracı olarak kullanıp faydalanmak ister.
Kitapta ekran fotoğraflarını alıp altını çizdiklerim, yani alıntılar:
HUSREV -(Selma ile karşı karşıya) Büyük adam ben miyim? Nasıl olur?
Ben bir başıma, kendi kendime, kendi gözümde büyük adam olabilir miyim?
Araya bu farkı koyan başkaları. İşte bu başkalarıdır ki, bana büyüklüğü
kondurduktan sonra beni en küçük insan haklarından uzak görüyor ya. (Yan
tarafta kalan Mansur’a döner.) Bak sen: Bir adam çıkıyor, bir eser veriyor.
Kimse onu tanımayı aklından geçirmezken o kendi kendisini tanıtıyor. Artık
yaptığı işin uğraşılacak yeri kalmamıştır. Bütün alâka, bu adamın miskin
taraflarına dönüyor. Suratımız, nüfus kâğıdımız, hayat künyemiz... İşte
meraka değer şeyler. Benim için neler yazmadılar! Nelerimi merak etmediler!
(İki elini, taaccüp ifade edercesine, iki tarafa kaldırır) Söyleyin Allah aşkına!
Ben nasılsa karaya vurmuş garip bir deniz hayvanı mıyım? Beni kalabalık bir
sokakta, bir dükkânın çengeline mi aşmalılar? Gelen geçen beni beş kuruşa
seyir mi etmeli? Yosunlar, kayalar ve sessizlikler içinde yalnız kalmaya
muhtaç değil miyim? (Elleri yanma düşer) Ben de bir insanım. Hiçbir
fevkalâdeliğim yok. Bir kadere bağlıyım. Bir takım zaaflarla doluyum. Belki
herkesten daha zayıf. (s.15)
*HUSREV - Bu, benliğimizin öyle bir tarafı ki, yaralı bir parmak gibi
sargılar içindedir. En keskin ağrıyı bu sargılar çözülürken duyarız. İnsan
orada bütün bahtıyle yalnızdır. Eksikleri, fazlaları, korkulan, emniyetleri,
bezginlikleri, hasretleri, her şeyiyle... (s.15)
* HUSREV - Biz bir çok şeylere karşı kayıtsız olabiliriz. Fakat onlar bize
lâkayıt kalmaz. Mutlaka kendisini düşündürür. Bir karar ister. (s.23)
*HUSREV - Arzularım kendi kendisine ölüyor. Suçlu siz değilsiniz.
ZEYNEP - Arzu ölür mü?
HUSREV - Onu can sıkıntısından bunalanlar bilir. Hayatla aralarında cama
benzer şeffaf bir engel vardır. Sinekler gibi çırpınırlar, bu cam delinmez. (s.27)
*HUSREV- Ne de kolay ağlıyorsunuz! Siz bir takım insanlar, ne de kolay
ağlıyorsunuz! Gözyaşlarınız olmasaydı neyle müdafaa edecektiniz kendinizi? (s.43)
*HUSREV-...Fikr-i sabitlerimiz, bir şeye takıldığı zaman , o şeyin basit, fakat çok esrarlı hususiyetlerine aşık olur.
* HUSREV - (Gittikçe heyecanına mağlup) Bana dostum kelimesini
söyleme! Ellerimde bir karıncalanma duyuyorum. Bu kelimeyi işitmeyeyim.
Parmaklarım bir şeyi sıkmak istiyor. (Elindeki gazeteyi havaya kaldırıp
birden bırakıverir.) Al sana dost! (Dili tutulmuş gibi susar. Ortaya doğru
uzattığı eli titriyor) Dostlarım malûm! Düşmanımı tanımak istiyorum. Ben
senin düşmanınım diyecek kadar namus aptalı kim var? Onu bulmak,
ayaklarına kapanmak istiyorum. (Şaşkın etrafına bakınır. Sanki hitap edeceği
kimseyi arıyor) Dostluk, o bir maymuncuk, o bir hırsız anahtarı. Evimizin
kapısını açıyor, ruhumuzun kapısını açıyor ne bulursa yakıp kül ediyor, ne
bulursa pazarda satıyor. (Tonu ve hareketi değişir) Beni upuzun bir tabuta
yatıracakları gün, arkamdan gelecek dostlarım değil, kefenimin hırsızlarıdır. (s.53)
*Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz,
gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını
gösterir.) Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapılan
kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki
buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz.
Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın
Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen
milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. (Çılgın)
Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun
toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın
beni ebedilikten! Öldüm sizi araya araya... Kurtarın beni düşünmekten! (s.87)
#OkudumbittiAğustos2018
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder