25 Temmuz 2020 Cumartesi

Yavaşla, Kemal Sayar

《Toplumca bir umut seferberliğine ihtiyacımız var. Baksanıza, korku tacirleri yine işbaşında, durmadan korku ve kasvet havası yayıyorlar ortalığa. İstanbul’un ve diğer büyük şehirlerin ümitsizlikle zehirlenmiş yeni çocuklarına söyleyecek bir sözümüz, onlarla paylaşacak bir düşümüz olmalı. Başkalarını görmezden gelerek, onların ıstıraplarını yok sayarak, daracık evlerine istinat duvarlarıyla saldırarak var olamayız. Eğlendiğimiz, yeyip içtiğimiz mekânlar, bindiğimiz arabalar, taktığımız mücevherler bizi soylu kılmaz. Soyluluk ötekini işitebilmekten yapılma bir mücevherdir. Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. Bu ülkenin en soylu insanları, diğerlerinin acısını en çok içinde hissedenlerdir.》

Çok hızlı giderseniz içinizde olup bitenleri özümseyecek ve onu kendi duyarlılığınızın bir parçası kılacak kadar vaktiniz olmaz. Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler. Günümüzde görmenin yerini bakmak, hatta bakmanın yerini göz atmak alıyor. Şeyler, ancak iki göz atış arasındaki süre boyunca ilgimizi çekebiliyor.

Bir genç ancak konuşmak ve kendini ifade edebilmekle sağlıklı bir benlik duygusu geliştirir

Evin içinde de televizyonun uğultusunun, bilgisayarın vızıltısının dindiği ‘kurtarılmış’ anlar olmalıdır

İnternet ve cep telefonlarıyla kişisel zaman kavramımız buharlaşıyor, özel alanlarımız daralıyor; bütünlük duygusundan uzaklaşarak parçalara ayrılıyoruz. Çok sayıda insanla, daha geçici ve sığ ilişkiler kuruyoruz. Zamanın hızlanması, yavaşlık ve dikkat isteyen uğraşıları rafa kaldırıyor.

Oysa güzel olan, kayda değer olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. Telâş ve acelecilik toplumuna karşı, teenni ve sükûnet toplumunu diriltmemiz gerekiyor

Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Zihinsel zaman hızlanırken duyguların zamanı kendi yavaş ritmiyle ilerliyor. Zihnin zamanı ile duyguların zamanı arasındaki yarık büyüyor. Görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş, işlenmemiş duygular, bir endişe nöbeti veya iç huzursuzluğu şeklinde bizi yokluyor.

Modern dünya bizden hızlı davranmamızı istiyor. Zihinsel zaman hızlanırken duyguların zamanı kendi yavaş ritmiyle ilerliyor. Zihnin zamanı ile duyguların zamanı arasındaki yarık büyüyor. Görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş, işlenmemiş duygular ise bir endişe nöbeti veya
huzursuzluğu şeklinde bizi yokluyor. Bu endişeden kaçmak için daha çok hızlanıyor, hızlandıkça insanlığımızın dokusunu oluşturan duygularımızdan daha da uzağa düşüyoruz. Ve sonra, ileri yaşlardan geçmişimize baktığımızda kocaman bir boşluk görüyoruz, yapmak uğruna olmayı feda ettiğimiz, sevdiklerimizi yeterince sevmediğimiz, içimizde ifade edilmeyi bekleyen sözcükleri dillendiremediğimiz, sadece bize ait olan bir hikâyeyi söze dökemediğimiz için, varoluşsal bir suçluluk hissine mağlup oluyoruz.

Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, ‘içime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor
Saplantılı bir zaman hastalığı bize zamanın bitmediğini, hiç zaman kalmadığını, acele etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Büyüğün küçüğü yendiği bir dünyadan, hızlının yavaşı yuttuğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Artık hepimiz hız tarikatının müritleriyiz, Sabbah’ın fedaileri gibiyiz. Ancak bizim başımızı döndüren, bizi sarhoş eden hızın ta kendisi. Suikast ettiğimiz de kendi hayatlarımız.

Zaman daralıyor. İyi şeyleri yapmak için acele etmeli. Kendi ömrümüzü ve sevdiklerimizin ömrünü güzelleştirmek için yarışmalı. Bir fidan dikmeli. Kuruyan bir ağaca su vermeli. Ânın evlatları olmalı. İnsanlara tebessüm etmeli. Güzellik ve iyiliği dile getirmeli, olmuyorsa susmalı. Ölüme, o ‘küçük kıyamet’e hazırlanmalı

Istırap, suçluluk ve ölüm. Viktor Frankl, bunlara ‘trajik üçlü’ diyor. Her insan hayatının bir döneminde ıstırap, suçluluk ve ölümle yüzleşir. Onlar tarafından sınanır. Onlarla nasıl yüzleştiğimiz, bu karşılaşmadan ne tür bir anlam devşirdiğimizi de belirler. Istırabını bir anlam üzere yaşayanların hayatında trajedilerden zaferler tomurcuklanır.

insanın ölüm, acı ve hastalık gibi gerçeklerle başa çıkabilme yetisidir. Modern tıp ise bunları yok etmek için adeta bir ‘kutsal savaş’ ilan etmiş durumda. İnsanların modern hayatta yaşadıkları mutsuzluk, yeni histeri salgınları yaratıyor. Kronik yorgunluk, huzursuz barsak, fibromiyalji, tıbben açıklanamayan bedensel belirtiler gibi bir dizi yaygın durum, hastalık ile hastalık olmayan arasındaki gri bölgede duruyor. Bunlar, modern salgınlar ve ortaya çıkmaları yaşama biçimlerimizle çok alakalı. Rekabetçi, mükemmeliyetçi, zaman baskısı hisseden, içsel huzur duygusunu yakalayamamış insanlar, bu müphem se

🐱🐈🦁🦁🐯🐯

İnsanlar tüketim ve alışverişe, kazanma ve harcamaya çok önem verir ve vakitlerinin çoğunu eşyayı ve onun parasal değerini düşünmeye ayırırlarsa bir süre sonra kişilere de nesne gibi davranmaya başlarlar.

Mutluluk kendimize hedefler tayin edebilmemizle ilgilidir. Kolay ulaşılır hedefler bizi çabuk sıkar. Zor hedefler, hayal kırıklığı yaratabilir. İnsanın hedeflerini yaşadığı gerçeklerden hareket ederek tayin etmesi gerekir. Ulaşılması güç hedefler koyarak bu uğurda fazla yorulmak, bilinen depresyon nedenlerinden birisidir. İç

Doğu veya İslam kültürlerinde yaşlılığın bilgelikle bir tutulması, ‘ak sakallı ihtiyar’ların her zaman bir hürmet nesnesi olması, önemli hakikatlerin onların dilinden aktarılması, bu kültürlerde yaşa verilen değeri gösteriyor. Bu kültürler yaşamışlığın kıymetine inanıyor, hayatın sokaklarında yorulmuş bir kişinin henüz yolun başında olan bir başka insana anlatabilecekleri olduğunu varsayıyor

babaların gidişinin açtığı yara da kız çocuklarının yüreğinde şifa bulmaz

Hayat ırmağımız, bazen karmaşalar, beklenmedik olaylar, tesadüflerle yatak değiştiriyor ve bizi hiç ummadığımız bir menzile ulaştırıyor.

Endüstri kaynaklı kültür, tüketimi arttırmak ve bize bazı şeyleri ihtiyaç olarak hissettirmek için medya üzerinden inanç ve istekleri yönlendiriyor. Bunu popüler kültürü çoğaltarak, yeniden üreterek ve yaygınlaştırarak yapıyor. Medya yöneticileri için hava hoş, “Düğmeyi kapatın ve çocuklarınızı sunduğumuz zararlı etkilerden koruyun” diyorlar. Oysa ekran bize sadece evimizden değil, sokaktan, işyerinden, okuldan ve soluduğumuz havadan da nüfuz ediyor. Kültürel etkiler, gözle görülmeseler de yaygın ve güçlü.

Yorulan başımızı artık ekranın söylediği ninnilerle dinlendiriyoruz. Bu arada, medya çağında nasıl bir anne babalığın doğru olduğunu da şaşırmış durumdayız, endüstri destekli kültür, bizi ‘çölde kaybolmuş kimseler’ gibi yönsüz ve yurtsuz bırakmış durumda.
🐱🐈🦁🦁🐯

Video kameralar kişisel anları kaydediyor, bilgisayarlar kişisel ayrıntı ve bilgileri depoluyor, iletişim ağları kişisel bilgiyi dünyanın kullanımına açıyor. Teknoloji, giderek insan mahremiyetine kastediyor. Teknolojiyi kullanan kurum ve kişiler, haklarında malumat elde ettikleri kişilerin mahremiyetine tecavüz ediyor. Artık bir gözetim toplumunda yaşıyoruz: Paranoyak değiliz, biri bizi gerçekten gözetliyor!
Mahremiyet, bizi dikkatlerin kısa ömürlü olduğu ve malumatın bilgiyle karıştırılabildiği bir dünyada, gereksiz yere yanlış tanımlanmaktan ve yargılanmaktan korur. Bir başka insan hakkındaki doğru bilgi, ancak karşılıklı içini dökme ile yavaş yavaş elde edilebilir. Bilgi çağında kişisel veriler hakkımızda bir ‘dijital biyografi’ yaratmak amacıyla kullanılıyor. Dünyamız giderek daha bürokratik ve gayrişahsî bir hüviyet kazanıyor ve veri tabanlarından elde edilen istatistikî veriler, hayatın pek çok alanında belirleyici oluyor. Bir kişiye kredi kartı verilip verilmeyeceği, kişinin işe girip giremeyeceği, borç alıp alamayacağı gibi pek çok konu, dijital arşivdeki dosyasına bakılarak hükme bağlanıyor. Veri tabanlarından elde edilen malumat, büyük şir ketler tarafından alınıp satılır bir meta haline getiriliyor. Bu malumat sayesinde tüketici eğilimleri yönlendiriliyor, süpermarket rafları yeniden tasarlanıyor, yeni reklam stratejileri geliştiriliyor. Ne de olsa tükettiğimiz ürünler kimliklerimizi ele veriyor: Bugün, aldığımız ürünler bakımından tercih edebileceğimiz çok sayıda seçeneğe sahibiz ve bazı markalar kimi kişilik özelliklerini ve vasıfları simgeliyor. Sözgelimi Pepsi, Coca-Cola’ya göre kendisini daha asi, daha genç bir tüketiciye pazarlıyor.
Nette dolaştıkça sınıflanıyoruz, kategorize ediliyoruz, profilimiz çıkarılıyor ve her tıkımız izleniyor. Nette harcadığımız zaman arttıkça, hakkımızda eşi benzeri olmayan yaygınlık ve derinlikte, kalıcı bir kayıt yaratıyoruz. Sadece biz ekrana bakmıyoruz, ekran da bize bakıyor.
Veri tabanlarındaki malumatın hiç de kötücül amaçlarla kullanılmadığı, buradan pazarın yönlendirilmesi dışında bir ‘büyük birader sizi izliyor’ durumu çıkarılamayacağı söylenebi lir. Ancak sorun kredi kartları, mağaza kartları, bilgisayar veri tabanları ve benzeri gözetim yöntemleriyle hakkımızda oluşturulan dosyanın, bizim irademiz ve arzumuz dışında başka amaçlar için kullanılabilmesidir. Mahremiyetin gayesi, kişisel malumatın sadece o kişilerin istediği amaçlarla kullanılmasını güvence altına almaktır. İnsan topluluk içindeyken bile mahremiyeti arzular, kalabalık bir lokantada dahi, yan masada oturanların konuştuklarımızı dinlemesini istemeyiz.
Siberâlem, kişisel bilgi devşirmenin en gözde mekânı. Web sayfaları, internette gezinen kişinin tüm hamlelerini gizlice izleyebiliyor. Böylece arzu, istek ve eğilimlerimizin arşivlendiği kalabalık bir dosya oluşuyor. Nette dolaştıkça sınıflanıyoruz, kategorize ediliyoruz, profilimiz çıkarılıyor ve her tıkımız izleniyor. Web mekânı, kullanıcı kişinin sayfayla nasıl bir etkileşime girdiği, neye ne kadar dikkat verdiği, sayfada ne kadar kaldığı bilgisini kendi veri tabanına aktararak bir sonraki sefer o ki şiye uygun reklamları sunabiliyor. Nette harcadığımız zaman arttıkça, hakkımızda eşi benzeri olmayan yaygınlık ve derinlikte, kalıcı bir kayıt yaratıyoruz. Web sayfasındaki bilginin geçici olduğunu düşünüyoruz oysa internette pek az şey kayboluyor veya unutuluyor. Sadece biz ekrana bakmıyoruz, ekran da bize bakıyor.
Dijital devrim, malumatın yığılmasını ve birleştirilmesini kolaylaştırıyor. Böylece hayatlarımız incelenebilir ve araştırılabilir hale geliyor. Şirketler kişisel bilgilerimizi bir araya getiriyor. Milyonlarca dijital biyografi araştırılıp, ayrıştırılıp incelenebiliyor. Veri tabanlarının bazı kullanımları Kafka’nın Dava’sını hatırlatıyor: Güçlü bürokratik aygıt karşısında neden tutuklandığını anlamakta zorluk çeken Joseph K. gibi, pek çoğumuz kişisel bilgilerimizin toplanma ve kullanılma süreçlerine katılamamaktan ötürü bir acziyet, bir incinmişlik yaşıyoruz.
Mahremiyet, bürokratik kayıtsızlığa dur diyebilmek gücüdür. Hakkı mızdaki bilginin nasıl,
🐈🦁

sendromlara daha fazla yakalanıyorlar.


Sayısız araştırma ekranlarda görülen şiddetle gerçek hayatta şiddete yönelme arasında bağ kuruyor. Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle bu luşturmaktır. Onlarla hayatı gezebilir, insanları ve sokakları tanıyabilirsiniz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa şunu öneriyorum: Onlarla akıl hastanelerini, huzurevlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Birlikte çarşıları, pazarları, aktarları dolaşın. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın seslerinin neye benzediğini onlara öğretin

Çocuklarımıza şefkati, merhamet ve yârenliği öğretmeliyiz. Dikkatin daha fazlası duyguların eğitimine verilmeli. Şefkat ve merhamete dayalı bir eğitim, öteki için de sorumluluk duymayı, ötekinin de ilgi, iyilik ve adaleti hak ettiğini kabullenmeyi beraberinde getirir. Başkasını düşünebilmek, başkasının iyiliğinden kendisini mesul hissetmek, çocuklarımıza verebileceğimiz yüce değerlerdir.

Bağımlılık ve özerklik, yakınlık ve mesafe, içini dökme ve korunaklı durma gibi iki lemler günümüz insanını çok fazla meşgul ediyor

Modern dünyada dikkate almamız gereken seçenekler artmıştır ve reddettiğimiz seçenekler, tüm albenileriyle bize uzaktan göz kırpmaya devam etmektedir. Aklımız onlarda kaldığı için, seçtiğimiz şeyden sağladığımız doyum azalmaktadır. Seçmediğimiz alternatifleri ve onların muhtemel getirilerini zihnimizden atamadığımız için, seçtiğimiz şeyin bize yaşatacağı doyum yerine, seçmediklerimizin özlemiyle hayal kırıklığı hissederiz.


İnsan güvenlik arayan bir varlık. Sahici ilişkiler kuramayan, hayatlarında dostluğun kol kanat geren varlığını hissedemeyen insanlar güvenlik ihtiyaçlarını daha çok maddi kazanımla gidermeye yönelirler. İnsanda pek çok şey güvensizlik yaratabilir: Yeterince takdirkâr olmayan, çocuğunu duygusal açıdan yeterince
besleyememiş bir anne baba, yoksulluk ve ölüm endişesi bu nedenler arasında sayılabilir. Güvensizlik duygusu mutsuzluk ve tatminsizliğe yol açar ve bunları gidermek için de kişi maddi nesnelere yönelir. Maddi kazanımlar ilk elde bu güvensizlik duygusunu giderir gibi görünse de, sonunda onu daha fazla derinleştirebilir de. Daha çok maddiyat insanların hayatına daha fazla mutluluk olarak geri dönmez.
🦌🐯🦌🐯🦌🐯


Yetişkinlerle yapılmış iyi bir konuşma çocuğun beynini uyarır, zaten akışkan ve dinamik bir yapı olan beyin böyle bir konuşmayla değişir, sinir hücreleri yeni dallanmalarla genişler. Ergenlikten sonra beyin pek az büyüyebilir, o yüzden iyi ve güzel bir konuşma çocuk beyninin besinidir.

İnsanın ‘kendisini tavaf eden hacı’ olduğu bir zamanda, ilişkiler de kısa ömürlü ve yüzeysel. Coğrafî hareketlilik mekâna sadakati ortadan kaldırıyor. İnsan ilişkilerinde diğerkâmlık ve sadakat mumla aranıyor. Güven aşınıyor. Sadece kendi benliklerini referans alan insanlar, bir diğerine şüpheyle bakıyor. “Beni kullanmak istiyor olmasın? Beni sömürerek kendisine menfaat sağlayacak olmasın?” tarzı şüpheler, dostluk ve dayanışmanın altını oyuyor. Hiçbirimiz karşımızdaki insanın aklını okuyamayız. Ama

Kendini ürün olarak sunan bir insan türüyle karşı karşıyayız, kendisini iyi satabilirse o ‘bir başarı öyküsü’dür, satamazsa başarısızlığın daniskası!

İnternetin insanı dost sıcağından, yüz yüze yârenlikten alıkoyan ve yalnızlaştıran bir doğası var. Toplumsal bağların mumla arandığı bir çağda ekran teknolojileri (önce televizyon ve sonra bilgisayar), her insanı yalnız bir adacık haline getiriyor.

Ortalama Türk insanının bilinçaltının ‘şanlı tarih, yedi kıtada at koşturan büyük devlet’ avuntusuyla mayalandığını sanıyorum. Büyük bir kültürel mirasın üzerinde oturduğumuz, büyük bir medeniyetin devamcısı olduğumuz halde, bugün bu gerçek sadece bir teselliden ibaret. O dinamikleri yeniden üretecek, dünyaya kendi yerli hazinemizden hareketle yeni sözler söyleyecek bir dil ve coşkunun çok uzağındayız. Lise mezunu gençlere bir sorun bakalım, kaçı size Yunus’tan ezbere birkaç dize söyleyebilecek? Cehalet, bütün ülkeyi kanser hücresi gibi kemiriyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder