25 Temmuz 2020 Cumartesi

İslamda Zaman Tanzimi

Zamanı değerlendirme meselesi «faydalılık ve verimlilik» açısından ele alınmadığı takdirde hiçbir mâna taşımayacaktır. Günümüzde olduğu şekilde, oyun ve eğlence gibi gayesi kendinde ve anında son bulan, ileriye ve başkasına dönük hiçbir faydalı, maddî veya manevî netice bırakmayan hedefler ve meşguliyetler doğrultusunda verilecek zaman terbiyesi kısırdır. Ne ferde ve ne de cemiyete sağlıklı bir gelişme getiremez.


İslâm, zamanın değerlendirilmesinde, pratik olarak günlük plâna ağırlık verir. Vaktin boş geçirilmemesinde ısrar eder. Zaruri çalışmalar dışında kalan vakitleri zikir, tefekkür, faydalı şeyler öğrenme, aile efradıyla sohbet, terbiye gibi meşguliyetlerle geçirmeyi emreder. Zamanın plâna bağlanmasında, faydalı meşguliyetleri plânlamak esastır, ibâdet, helâl kazanç, nefis murakabesi ve aile terbiyesi günlük meşgalenin ana kalemleri olmalıdır.

“İki şey vardır, insanların çoğu onun değerini bilmezler: Sıhhat ve boş vakit.”
(Hadîs-i

Takvime göre hareket, hayatın disipline edilmesi, insan ömrünün azami şekilde verimli kılınması demektir.

“Zamana kasem olsun! insan (zamanı değerlendirme konusunda) mutlaka hüsrandadır.”
(Âyet-i Kerime)

İslâm dünyasının ilk tarihçilerinden biri olan Taberî Merhum’un, meşhur eseri Tarihu’l-Ümemve’l-Mülûk adlı kitabına “el-Kavlu fi’z-Zemânmâ hüve (Zaman’ın ne olduğunu açıklama)” şeklindeki bir başlık altında, seksen sayfa kadar hacim tutan, zamanla ilgili tahlîlî bir bahisle başlaması bu açıdan dikkat çekici olmalıdır. Burada, zamanın ne olup olmadığı, yaratılış müddeti, ilk yaratılan mahlukun zaman olduğu, su, ziya, toprak, ağaç, hay vanat gibi muhtelif mahlukların hangi sırayla, hangi günlerde yaratıldığı, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılış tarihi vs. çeşitli meselelerin âyet, hadis ve Selef’in açıklamaları çerçevesinde tahlilleri yapılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de zaman mefhumu, çok çeşitli kelime ve tâbirlerle ifâde edilir. Buna rağmen bizzat zaman kelimesine rastlanmaz. “Zaman”, lügat açısından “uzun veya kısa olan vakit” mânasına gelir, yani mutlak zaman’ı ifâde eder. Kur’ân, zaman yerine daha çok vakit kelimesini tercih eder ve kullanır. Bu kelime lügat yönüyle, “bir iş için belirlenen zamanın nihayeti” demektir. Yani belirli, sınırlı bir zaman ifâde eden kelime, diğerine tercih edilmiştir. Bu tercihte, Kur’ân-ı Kerîm’in pratik gayesini görüyoruz. Yani fiilî hayat ta, insan için pratik ve tatbikî olan mefhumlar daha mühimdir. Bunların hatırlatılması, nazarî ve zihnî mefhumlara tercih ve takdim edilmiş olmaktadır.


Başka mânaları yanında “zaman” mânasını da taşıyan “asr” kelimesi 1 defa; başlangıcından nihayetine âlemi kucaklayan zaman mânasına “dehr” kelimesi 2 defa; zamanda müphem ve uzun bir müddet mânasına “hukub”,“ahkâb” 2 defa; yakın insanların yaşadığı devir mânasına “karn”, “kurûn” kelimeleri 20 defa geçer. Bu sonuncu kelime her defasında geçmiş devirleri kasteder.
Daha müşahhas, daha sınırlı zaman ifâde eden kelimelerden “vakt” kökünden 13 ayrı kelime gelir. Vakt kelimesinden sonra “saat” kelimesine daha çok yer verilmiştir. 48 defa geçen bu kelime “zamanın bir cüz’ü, bir parçası” demektir. 40 yerde kıya met mânasınadır, 8 yerde de “müddet” ve “sınırlı zaman” mânasında kullanılmıştır. Zamanın çok daha küçük cüz’ünü ifâde eden “ân” (ki dilimize de aynı mânada girmiştir) çoğul olarak “ânâ” şeklinde üç yerde geçer. Daha kısa bir müddeti ifâde eden lemhu’l-basar (göz açıp kapama vakti) tâbiri de 2 yerde geçer. 35 kere geçen “hîn” de bir şeyin husul bulmak vakti demek olup mânaca müphemdir, izafetle vuzuha kavuşur. Mutlak zaman Kur’ân’da bâzen da “hîn”le ifâde edilmiştir.1“Ebediyet” mefhûmu, (ebed kökünden 28 defa, huld kökünden 87 defa ve sermed kökünden 2) 117 defa geçer. Bunun çokluğunu yine pratiklik yönünden açıklamak mümkündür. Zira, Kur’ân-ı Kerîm’in ana davalarından biri âhiret ve binâenaleyh ebedî hayattır. Ebediyeti hatırlatan kelimelerin çokluğu tabiî ve hattâ zaruridir (Bak: Şema 1).

“Her büyük işin temelinde “tahayyül” yatar. Ancak, her “hayal” gerçek olmayabilir. Bunun için “tetkik” gerekiyor. Ardından derinlemesine bir inceleme ya pılmalı: “Tahkik.” Plansız, programsız işin yürümesi mümkün değildir. Bu sebeple “takvim” belirlenmeli. Sırada işin “tatbiki” vardır. Ancak olay burada bitmez. Zira işin “takib”i, diğer aşamalar kadar önemlidir…Takip edilmeyen bir iş neticelenmez. Son aşama ise, “tekamül”dür: İşi mükemmel hale getirip bitirmek

1Âyet-i kerîme bize, meşguliyetin değiştirilmesi suretiyle dinlenme elde edileceğine işaret etmektedir. Buna bir tür “çalışarak dinlenme” diyebiliriz.

Gerçek istirahatin esas mahalli evdir, vakti gecedir, vâsıtası da uykudur.

Kişinin günlük hayatında, sükûn, huzur ve dinlenme maksadıyla evinden başka bir yer araması, bu düşünce ile kahveye, sinemaya veya diğer eğlence yerlerine gitmesi tavsiye edilmemektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, gerçek dinlenme vâsıtası olarak “uyku”yu gösterdiği için, eğlenceyi dinlenme vasıtası saymaz ve ona karşı soğuk davranır. Eğlence mânasına gelen la’ib ve lehv kelimeleri ile bu köklerden türeyen kelimeler büyükler hakkında71 veya “aldatıcı” olduğu belirtilen “dünya hayatı”nın tavsifi sadedinde72 bir de mahlûkâtın bir eğlence olsun diye yaratılmadığını beyan maksadıyla73 kullanılır ve her defasında tezyifi (pejoratif) mânadadır. Hiçbirinde oyun ve eğlenceyi te’yîd eden, ona teşvik eden müspet mâna görülmez.


Hz. Peygamber’in (aleyhissalatu vesselam) birçok hadîslerinde gülmek, güldürmek hususlarında ölçülü olmak tavsiye edilmiş, düşülecek ifratlar kınanmıştır:
“... Çok gülme, zira gülmenin çoğu kalbiöldürür.”80
“Benim bildiğimi siz de bilseydiniz, mutlaka az güler,çok ağlardınız.”81
“Ağlayın! Ağlayamazsanız kendinizi ağlamaya zorlayın.”82
“İnsanları güldürmek için konuşup (binbir) yalan (ve maskaralıklar) uyduranlara yazıklarolsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”83

“Kişi arkadaşlarınıgüldürmek için bazı sözler sarfeder de bunlar sebebiyle Arzla Süreyyayıldızı arasındaki mesafe kadar ateşin derinliklerine düşer.”84Aynca muhtelif rivayetler, Resûlullah’ın (aleyhissalatu vesselam) gülmeyip, tebessüm buyurduklarını tebarüz ettirirler.85
Nevevî, fazla gülmeye ve dolayısiyle kalbin kasavetine sebebiyet vererek zikrullahtan ve dinin mühim meselelerini tefekkürden alıkoyacak kadar ifrat ve ısrarla devam edilen her eğlencenin yasaklanmış olduğunu söyler.86 İmam-ı Şafii de: “Eğlence dindar ve mürüvvet sahibi kimselerin işiolmamalı.”87 der.
“Evet beşer hakikata muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyâcı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı.”149 Üstad, bir başka eserinde de şu açıklamayı yapar: “Evet ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îras edensesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrîk eden sesler haramdır.Şeriatın tâyin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığıte’sîre göre hüküm alır 150Bediüzzaman İşârâtu’l-I’câz, s. 78.

Allah’tan dileğimiz, ömür vakitlerinin şerefini bize tattırması ve değerlendirmeyi müyesser kılmasıdır.

Ciddî ve ağır bir vazife olan dinin neşri açısından kıyâmu’1-leyl, kendisini din hizmetine adayanlar için ayrı bir mâna taşımaktadır. Âyette görüldüğü üzere, Aleyhissalatu Vesselam “taşıması ağır bir vahy”e, bir vazifeye hazırlanması maksadıyla gece kalkışına çağrılmıştır. Din hizmetini gaye edinenler bu şartı, aynen Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) gibi yerine getirmeli, kendisini disipline etmeli, vazifesine hazırlanmalıdır

“Onlar gecelerini Rableriiçin secde ve kıyamla geçirirler.”(Furkân, 25/64) Burada “secde” ile namaz ifâde edildiğine göre, kıyârm kelimesinde daha başka bir mâna arayabiliriz, meselâ “uyanıklık” gibi. Öyle ise, geceleyin kalkan kişi, namaz ve tilâvetle birlikte ilmî tetebbuâtla da meşgul olacaktır. Nitekim Buhârî, bu hususa delâlet eden rivayetlere dayanarak, geceleyin ilmî teati üzerine iki bap açmıştır.12

Zaman değerlendirmede iyi bir niyet ve bunu takip eden meşru fiiller günlük bütün dakikalarımızı bizim lehimizde geçmiş kılar. Bu düşünce ile kişi, çalışma masasından kalkıp lavaboya giderken dilini bir zikirle meşgul edebilir, ayakkabısını giyerken, yolda yürürken, otobüs durağında beklerken, otobüste yol alırken, vs. bütün durumlarda geçireceği vakti verimli kılmanın tedbirlerini alabilir


“Vakit nakit değildir,bu Batı’dan tercüme bir anlayıştır, İslâm âlimlerine göre, “vakitömür sermayesidir, naktini kaybeden vakit içinde tekrar kazanabilir, ömür sermayemizdengiden bir günü bütün dünyanın nakdi, parası, altını, serveti verilsegeri getirilemez.. her ânının iyi değerlendirilmesi gerek… vaktin değerlendirilmesinin birsınırı da yoktur, vakti daha faydalı geçirmek varken, faydalı geçirenzarardadır; daha faydalı geçiren de zarardadır, çünkü daha daha faydalıgeçirme imkanı vardır. Vel’asri sûresinin mesajından hareket eden alimlerimiz İnsan, ne yaparsa yapsın, zaman değerlendirme noktasında mutlaka zarardadır” kanaatindedir”

Günlük hayattaki, gerek hukukî ve gerekse terbiyevî pratik ehemmiyeti ve hattâ zarureti sebebiyle, âyette gelen esaslara uygun olarak, dinî kaynaklar, insan ömrünü başlıca beş safhaya ayırırlar:
1- Çocukluk (tufuliyet, sabâvet) 0-15 yaş arası.
2- Gençlik (şebabet) 15-30, 33, 34-40 yaş arası.
3- Olgunluk (kühûlet) 30, 33, 34-40, 51-60 yaş arası.
4- İhtiyarlık (şeyhuhet) 60-70. 51-80 yaş arası.
5- Düşkünlük (herem, erzelü’1-ömr) 80’den sonrası.


Zamanın değerlendirilmesi meselesinde temas edilmesi gereken bir husus da budur. Ömrünün hangi safhasında olursa olsun “çalışma gücü”ne sahip her ferdin, verimliliğini artırmak, hayatının bereketli olmasını sağlamak için mühim bir noktaya dikkat etmesi gerekiyor: Zarurî meşguliyetlerin ana kalemlerini bilmek, günlük meşguliyetleri içerisinde hepsine verimli olacak şekilde yer vermek. Daha önce belirttik, boş vakit geçirmemek, her an bir şeylerle meşgul olmayı prensip edinmek gerekiyor. Ama bu meşguliyetlerin muhtevasını neler teşkil etmelidir? Hep meslekî icraat mı? Hep okumak veya aile efradıyla alâkadar olmak, ya da hep ibâdet mi?

Ashâptan Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallahu anh) sorar: “Ey Allah’ın Resulü,Hz. İbrahim’e gelen Suhuf’ta ne vardı?”
Resûlullah’ın (aleyhissalatu vesselam) cevâbı arasında şu açıklama da yer alır: “...Aklını kullanabilen akıllı kişi vaktini üçe ayırır: Bir bölümünde Rabbineibâdet eder. Bir bölümünde muhasebe eder, yaptığı işleri gözdengeçirir. Bir bölümünde de helâl rızkını kazanmak için çalışır. Buson bölümdeki çalışması, diğer yapacaklarına yardımcı olur. Zira maddîihtiyacın karşılanmış olması, kalbi dünya meselelerinden boşaltarak ibâdet ve tefekkürü, hakkını vererek yapmaya imkân tanır...”106 Hadisin bir başka vechinde “İstirahat” de zikredilir.

Görüldüğü üzere, İslâm, –bir bakıma hakiki ömür demek olan– İçinde bulunduğumuz günlük zamanımızı dört ana maksada uygun olarak programa bağlamamızı emreder:
1- İbâdet,
2- Rızkın kazanılması,
3- Hayatımızı murakabe ve tefekkür,
4- İstirahat.


İslam alimlerinden İbnü’l-Cevzî:
• Tedris, te’lîf ve fetva ile geçirdiği ömrünün tek ânını bile boşa geçirmemiştir.
• Eser vermedik hiç bir ilim dalı bırakmamıştır.
• Bazısı yirmi cildi bulan 340’tan fazla eser vermiştir.
• Günde dört defter (forma) doldurmuştur.
• Bir yılda yazdıkları 50-60 cilt tutmuştur.

Te’lîf sırasında kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktiren İbnü’l-Cevzî, vefat ettiği zaman suyunun bunlarla ısıtılmasını tavsiye eder. Öyle yapılır. Ve bu talaşlar ihtiyaca kâfi gelir (rahimehullâh).

Islam' da Zaman Tanzimi

Zamanda dakiklik, zamanı planlı programlı kullanma, boş vakit geçirmeme, yani zamanı en iyi şekilde değerlendirme işi de özde bir alışkanlık işidir. Zaman konusundaki müsbet bir alışkanlık ise bütün hayatımızı etkileyecek müthiş bir iktisâb ve kazanımdır. Öyle ise, zamanı değerlendirme işinde alışkanlık meselesi, hareket noktamız olmalıdır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder