17 Şubat 2019 Pazar

"Üç Büyük Usta (Balsac-Dickens-Dostoyevski)"- Stefan Zweig





Anlatımına hep uzun hikaye ve romanlarıyla hayran kaldığım Zweig, bu eseriyle de beni büyüledi.


KİTAPTAN ALINTILAR

Bu üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır.

BALZAC

Balzac 1799’da, Rabelais’ın neşeli vatanı, bereketli taşra kenti Touraine’de doğdu. Balzac’ın doğum yılı olan 1799, aynı zamanda İmparatorluğun da başlangıcıdır.
*
Her zaman sadece bütüne sahip olma, asla parçaları değil, dünyanın tamamını ele geçirme dürtüsünü, bu ateşli tutkuyu en başta Napolyon örneğine borçluydu.
*
Balzac yazmaya başladı. Ama diğerleri gibi para kazanmak, eğlenmek, kitaplık raflarını doldurmak, bulvarlarda konuşulmak için değil: Onun edebiyatta gözünü diktiği şey mareşallik asasından çok imparatorluk tacıydı. Bir çatı katında işe koyuldu. Gücünü denemek istermiş gibi farklı isimler altında ilk romanlarını yazdı.
*
Başarısından memnun olmayınca, yaptıklarından tatmin olmayınca sanatı bir kenara attı, üç dört yıl başka mesleklerle uğraştı; bir noterin yazıhanesinde kâtip olarak çalıştı, gözlem yaptı, baktı, yararlandı, bakışıyla dünyanın içine sızdı ve bir kere daha yazmaya koyuldu.
*
Balzac merkezi yönetim sistemini edebiyata sokarak bir yoğunluk elde eder. Napolyon gibi o da Fransa’yı dünyanın kendisi, Paris’i de merkezi haline getirir. Bu alan içinde, hatta Paris’te, çok sayıda çember çizer: Soyluları, rahipleri, işçileri, şairleri, sanatçıları, bilginleri. Elli tane aristokrat salonunu Cadignan Düşesi’nin salonuna dönüştürür. Yüz tane bankeri Baron Nucingen’e, bütün tefecileri Gobsec’e, bütün doktorları Horace Bianchon’a. Bu insanları birbirlerine gerçekte olduğundan daha yakın yerlere yerleştirir, onları daha sık birbirleriyle temasa geçirir, daha şiddetli çatışmalara sokar. Hayatın yüzlerce oyun biçimi ürettiği yerde onunki tek bir tanedir. Melez tipleri tanımaz. Onun dünyası gerçeklikten daha fakir, ama daha yoğundur. Çünkü onun insanları öz halde, tutkuları saf elementler halinde, trajedileri yoğunlaştırılmış biçimdedir.
*
Tıpkı Napolyon’un iki muharebe arasında dinlenirken medeni kanunu yaratması gibi, İnsanlık Komedyası içinde dünyayı fethederken dinlenip aşkın, evliliğin ahlak kanununu yazar, ilkesel bir makale ortaya çıkarır ve büyük eserlerin dünyayı saran izi üzerinden, dudaklarında hâlâ bir gülümseme, Contes drolatiques’nin (Güldürücü Hikâyeler) ihtişamlı arabeskini çizer. En derin sefaletlerden, köylülerin kulübelerinden St. Ger main saraylarına yürür, Napolyon’un özel dairelerine sızar, her tarafta dördüncü duvarı ve onunla birlikte kilitli odaların sırlarını yıkar, Bretagne’nin çadırlarında askerlerle birlikte dinlenir, borsada oynar, tiyatronun kulislerine bakar, bilginlerin çalışmalarını denetler, dünyanın onun büyüleyici alevleri tarafından aydınlatılmayan hiçbir köşesi yoktur. Onun ordusu iki ile üç bin arası insandan oluşur, daha doğrusu, onları toprağı eşeleyerek kendisi ortaya çıkarmış, kendi avucu içinde büyütmüştür. Çırılçıplak, hiçlikten gelmişler ve o onları giydirmiş, unvanlar ve zenginlikler bağışlamıştır, tıpkı Napolyon’un mareşallerine yaptığı gibi; sonra geri almış, onlarla oynamış, birbirlerine karşı kızıştırmıştır. Olayların çeşitliliği sayılamayacak kadar çok, bunların arka planında duran manzara muhteşemdir.
*
Ama dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına şunu yazması boşuna değildir: “Ce qu’il n’a pu achever par l’épée je l’accomplirai par la plume.” (Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım.)
*
Balzac insanlarını her zaman olaylar tarafından yoğrulmaya, kaderin elinde kil gibi şekillenmeye bırakmıştır. İnsanlarının isimleri bile bir birliği değil, bir değişimi içerir.
*
“Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir.” Çünkü onun romanı iç dünyaya el atar.
*
Koleksiyoncunun birine dünyanın en güzel kadınını sun – onu fark ermeyecektir; aşığa bir kariyer sun – onu hor görecektir; cimriye paradan başka bir şey sun – başını sandığından kaldırmayacaktır. Ama tahriklere kapılırsa, başkalarının iradesiyle sevgili tutkusunu terk ederse yitip gider. Çünkü kullanılmayan kaslar gevşeyip sarkar, yıllarca gerilmeyen sinirler kemikleşir ve her kim hayatı boyunca tek bir duygunun virtüözü olmuşsa, tek bir duygunun atletiyse başka bütün alanlarda beceriksiz ve zayıftır. Sapkınlık haline getirilmiş olan her duygu diğerinin ırzına geçer, onların suyunu çeker ve kurutur; ama o duyguların çekici yanlarını emer. Aşkın, kıskançlığın ve yasın, bitkinliğin ve coşkunun bütün dereceleri ve ani değişimleri cimride tasarruf bağımlılığı, koleksiyoncuda toplama hırsı şeklinde ortaya çıkar; çünkü her mutlak mükemmellik, duygu imkânlarının toplamını bir araya getirir. Tek yönlülüğün yoğunluğu kendi heyecanları içinde bütün arzuların çeşitliliğine sahiptir. Balzac’ın bütün büyük tragedyaları işte bu noktada durur.
*
Hiçbir yazar kahramanlarının hazlarına bu kadar ortak olmamıştır.
*
Her yeni kitapla birlikte, o mistik uzun öyküsündeki sihirli geyik derisi gibi, yaşamı her seferinde böyle gerçekleşmiş olan arzusu sonucu kısalmış ve kendi saplantısının altında ezilmiştir, tıpkı kumarbazın kâğıtlar, alkoliğin şaraplar, esrarkeşin uğursuz piposunun ve şehvet düşkününün kadınlar altında ezilmesi gibi. Arzularının aşırı derecede tatmin edilmesi sonucunda yok olup gitmiştir.
*
O sanatçı diye adlandırılamayacak kadar dâhidir.
*
Balzac: Parayı romana sokmuştur....paranın en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac’tır.
*
Onun eserinin ucu bucağı görünmez. Seksen cildin içinde bir dönem, bir dünya, bir kuşak vardır.

DOSTOYEVSKİ

Dostoyevski hayat koşulları ve alınyazısı yüzünden varoluşun bütün sırlarıyla tümden kardeştir. Ölüm ve delilik arasında, hayal ve yakıcı berraklıktaki gerçeklik arasında durur onun dünyası.
*
Ve onun şahitleri yoktur, bedeninde ve zihninde sanatçının şu üç mistik biriminden başka: Yüzü, kaderi ve eseri.

YÜZÜ:
Yüzü ilk bakışta bir köylününkine benzer. Kerpiç renkli, neredeyse kirli, çökük yanakları kırışmış, yıllarca çekilen acılardan yol yol olmuş, çatlaklarla dolu cildi kurumuş ve içine gömülmüş; yirmi yıl peşini bırakmayan o hastalık bir vampir gibi kanını ve rengini emip tüketmiştir.

KADERİ:
Dostoyevski’yi gördüğümüzde ilk izlenim her zaman dehşettir, ikincisi ise büyüklük. Onun kaderi de ilk bakışta, yüzünün köylü ve sıradan olması kadar dehşetli ve kabadır. Başlangıç anlamsız bir işkence olarak duyumsanır, çünkü geçen altmış yıl bu narin bedene acının bütün araçlarıyla işkence etmiştir. Yoksulluğun törpüsü genç-liğinin ve yaşlılığının bütün tatlı yanlarını kemirmiş, bedensel acının testeresi kemiklerine kadar işlemiş, mahrumiyetin vidası hayati sinirlerine kadar içine gömülmüş, sinirlerinin yanan telleri hiç durmadan organlarını sarsıp örselemiş, şehvetin ince dikenleri tutkusunu doyumsuzca kamçılamıştır. Hiçbir acı esirgenmemiş, hiçbir işkence unutulmamıştır.
*
Sanki bu gevşek insanlar çağında özellikle bu biri, dünyada henüz ne kadar devasa ölçülerde haz ve acının mümkün olduğunu göstermek için bu gevşemeden mahrum bırakılmıştır ve görünüşe göre Dostoyevski üzerindeki bu muazzam iradeyi bunaltıcı bir şekilde hissetmiştir.
*
hayatının ağır koşullarda geçen elli altı yılı boyunca sefaletten, yoksulluktan, hastalıktan ve hayatın yoksullar evindeki mahrumiyetinden kurtulamamıştır.
Para sıkıntısı yüzünden, sadece birkaç ruble için askere gider: Orada da hiç arkadaş bulamaz. Bütün kitaplarındaki kahramanlar gibi bir köşede bir çeşit inziva hayatı yaşar, hayal kurarak, düşünerek, düşüncelerinin ve duyularının bütün gizli yükleriyle birlikte.
*
Yine bir zamanlar olduğu gibi gece yarısı kapının zili acı acı çalar, Dostoyevski şaşkınlık içinde kapıyı açar, ama bu sefer hayatın sesi, coşkuyla kutlayan bir arkadaş, şöhretin habercisi değildir karşısındaki, bilakis ölümün çağrısıdır. Subaylar ve Kazaklar odasına dalarlar, onu tutuklarlar, kâğıtları mühürlenir. Aziz Paul kalesindeki bir hücrede dört ay kalır, suçunun ne olduğunu bilmeden: Birkaç heyecanlı arkadaşın toplantısına katılmaktır bütün suçu; sonradan bu toplantılar abartılarak Petraşevski suikastı olarak nitelendirilmişti, tutuklanması kuşkusuz bir yanlış anlamaydı.
*
Tanyeri ağarırken dokuz arkadaşıyla birlikte hapishaneden alınır, üzerine bir idam gömleği giydirilir, elleri ve ayakları direğe bağlanır ve gözleri kapatılır. Ölüm fermanının okunduğunu ve trampetlerin çalınmaya başlandığını duyar –bütün kaderi bir küçük beklentiye sıkıştırılmıştır– zamanın bir molekülü içine sonsuz bir umutsuzluk ve sonsuz bir yaşama hırsı sığdırılmıştır. O anda subay elini kaldırır, beyaz mendili sallar ve ölüm cezasını Sibirya’da hapis cezasına çeviren affı okur.
Bu sefer, genç yaşta kavuştuğu o ilk şöhretten yuvarlanıp isimsiz bir uçuruma düşer. Meşe ağacından yapılma bin beş yüz direk dört yıl boyunca bütün ufkunu sınırlar. Onlara çentik atarak, her gün göz yaşları içinde, dört kere üç yüz altmış beş günü sayar. Yoldaşları suçlular, hırsızlar ve katillerdir; işi mermer cilalamak, tuğla taşımak, kar küremektir. Okunmasına izin verilen tek kitap olan İncil.
*
Dört yıl boyunca “Ölüler Evinde”, yeraltında, gölgeler arasında gölge olarak, isimsiz ve unutulmuş biri olarak yaşar.
*
Sürgündeyken, en acı umutsuzluk ve yalnızlık içinde, hasta ve acayip bir kadın olan ve onun merhamet dolu sevgisine isteksizce karşılık veren ilk karısıyla o tuhaf evliliği yapar. Bu kararda kendini feda etme gibi karanlık bir trajedi yatmaktadır ve sadece Ezilenler kitabındaki bazı imalardan bu fantastik kurban eyleminin suskun kahramanlığı sezilebilmektedir.
*
Ölüler Evinden Anılar kitabı, bir mahkûmiyetin bu ölümsüz anlatımı, Rusya’yı kayıtsızca izlemenin uyuşukluğundan çekip çıkardı. Bütün bir ulus sakin dünyalarının dümdüz yüzeyi altında başka bir dünyanın, bütün acıların yaşandığı bir arafın bulunduğunu dehşetle keşfeder. Suçlamaların alevi Kremlin’e kadar yükselir, çar kitabı okurken gözyaşlarına boğulur, binlerce dudak Dostoyevski’nin adını söyler.
*
Karısı ölür, hemen ardından kardeşi ve aynı zamanda en iyi arkadaşı olan yardımcısı ölür. İki ailenin borçları kurşun gibi omuzlarına yüklenmiştir ve beli bu taşınmaz yükün altında bükülmektedir. Hâlâ umutsuzca direnmekte, gece gündüz hummalı bir şekilde çalışmakta, yazmakta, yazdıkları üzerinde çalışmakta, sırf paradan tasarruf etmek için, şerefini ve hayatını kurtarmak için yazdıklarını kendisi basmaktadır, ama kaderi ondan daha güçlüdür. Bir gece bir suçlu gibi kendine inananlardan kaçar ve dış dünyaya çıkar.
*
Rusya’nın en büyük yazarının, kendi kuşağının dâhisinin, bir sonsuzluğun habercisi olan bir adamın böyle parasız pulsuz, yersiz yurtsuz, amaçsızca ülke ülke dolaştığını düşünmek ne korkunç!
*
Hayatında bir parça mutluluk parlayacak olsa kader hemen karanlık bulutlarını gönderir. Genç bir kız, bir stenograf ikinci karısı olmuştu, fakat karısının ona verdiği ilk çocuk, güçsüzlük ve sürgün hayatının zor koşulları tarafından birkaç gün sonra alınıp götürülür. Sibirya arafsa, hayatının ön avlusuysa, Fransa, Almanya, İtalya kesinlikle cehennemiydi.
*
Bütün bu yıllar içinde kimse onu tanımadı. Bir saatlik mesafede, Naumburg’da, onu anlayabilecek tek kişi olan Nietzsche yaşıyordu, Richard Wagner, Hebbel, Flaubert, Gottfried Keller, yani bütün çağdaşları oradaydı, ama onlardan hiç haberi yoktu, onların da ondan.
*
Geceler boyu çalışır ve yazar, karısının yanı başında acılar içinde inlemektedir, sara illeti hayatı onun gırtlağından söküp almak için tırnaklarını çıkarmıştır, ev sahibesi polisle birlikte gelip kirayı istemekte, ebe ücreti için dırdır edip durmaktadır – bütün bunlar olurken o Suç ve Ceza’yı, Budala’yı, Ecinniler’i, Kumarbaz’ı on dokuzuncu yüzyılın bütün bu büyük eserlerini, ruhsal dünyamızın bu evrensel kişiliklerini yazmaktadır. Çalışmak onun kurtuluşu ve ıstırabıdır. Yazarken bir anlamda Rusya’da, vatanında yaşar. Dinlenme zamanlarında Avrupa’da, Katorga’da sararıp solmaktadır. Bu yüzden eserlerine giderek daha fazla gömülür. Bunlar onu sarhoş eden iksirdir, bunlar onun zavallı sinirlerini en yüksek hazza ulaştıran oyunlardır. Ara sıra, tıpkı hapishanenin kazıklarına çentik atarak yaptığı gibi günleri sayar: Bir dilenci olarak da olsa vatanına dönmek, ne olursa olsun dönmek! Rusya, Rusya, Rusya...
*
Dostoyevski elli iki yaşında tekrar Rusya’ya dönebildi. Kitapları onun için çalışmıştır. Turgenyev, Tolstoy gölgede kalmıştır. Rusya artık sadece ona bakmaktadır.  son gücünü de toplayarak, sanatının doruğuna çıkarak ulusunun geleceğine olan vasiyetini bitirir: Karamazov Kardeşler’i.
*
Dostoyevski 10 Şubat 1881’de öldü. en uzak şehirlerden aynı anda, üstelik aralarında anlaşmaksızın, son görevlerini yerine getirmek üzere akın akın temsilci heyetleri gelmeye başladı. bir sevgi dalgası yükseliyordu, herkes hayat boyu unuttuğu ölüyü görmek istiyordu.
*
Cenaze taşınırken Dostoyevski’nin kutsal rüyası bir saatliğine gerçek oldu: Birleşmiş Rusya! Eserindeki gibi kardeşçe duygularla Rusya’nın bütün sınıfları ve zümreleri, binlerce insan tabutunun arkasında, acılarından dolayı tek vücut halinde yürüdü; genç prensler, ihtişamlı papazlar, işçiler, öğrenciler, subaylar, hizmetçiler ve dilenciler, bütün hepsi dalgalanan bir bayrak ve flama ormanının altında tek bir sesle değerli ölünün ardından yas tutuyordu.
*
Ceza ve imtihan gibi görünen şey bu bilge için bir yardım haline gelir, insanları dizüstü çökertebilecek bir şey bu yazarı ancak ve ancak ayağa kaldırır. Daha zayıf birinin pestilini çıkarabilecek bir şey bu esriğin gücünü sadece çelikleştirir.
*
Sibirya, Katorga, sara illeti, yoksulluk, kumar, şehvet düşkünlüğü, varoluşunun bütün bu krizleri şeytani bir tersyüz etme gücü sayesinde sanatında verime dönüşmüştür, çünkü en değerli metallerini maden ocağının en karanlık dehlizlerinden, tehlikelerle dolu bir havada, güvenli bir hayatın gezinti yüzeylerinin çok aşağılarından çıkaran insanlar gibi, sanatçı da en ateşli hakikatlerini, en derin bilgilerini her zaman doğasının en tehlikeli uçurumlarından bulup çıkarmıştır. Sanatsal açıdan bir trajedi olan Dostoyevski’nin hayatı, ahlaki ahlaki açıdan eşsiz bir başarı, içsel büyü sayesinde dışsal varoluşun yeniden değerlendirilmesidir.
*
Dostoyevski sanatçılığının otuz yılı boyunca sara hastasıydı. Yazının tam ortasında, sokakta, konuşma sırasında, hatta uykudayken bile “karabasanın” pençesi gırtlağını sıkıyor ve onu öyle bir savuruyordu ki, ağzında köpüklerle yere çakılıyor, hazırlıksız yakalanan vücudu kanlar içinde kalıyordu...Ama gariptir ki, acılar içindeki bu adam tabi tutulduğu sınamaya tek bir sözle bile karşı çıkmamıştır. Asla, Beethoven’in sağırlığından, Byron’ın topallığından, Rousseau’nun mesane rahatsızlığından yakındığı gibi yakınmamıştır bu hastalığından, hatta onun herhangi bir yerde buna çare aradığına dair bir belge yoktur,
*
Bir keresinde, Ecinniler’i yazarken geçirdiği bir kriz sırasında, kendi yazdığı şeyde olan biten hiçbir şeyi hatırlamadığını dehşetle fark eder, kahramanların isimlerini bile unutmuştur.
*
Tolstoy sağlığına ne kadar çok şey borçlu ise, Dostoyevski’nin dehası da bu hastalığa, bu şeytani belaya o kadar borçludur. (Mereşkovski bu karşıtlığı göz kamaştırıcı bir şekilde ortaya koymuştur.) Hastalık onu normal algılama için olanaksız olan yoğun duygu durumlarına çıkardı, ona duyguların yeraltı dünyasına ve ruhun ara krallıklarına yönelik o esrarengiz bakışı verdi.
*
Hastalığı sayesinde sanatın en yükseğine ulaşmış ve Stendhal’in bir keresinde formüle ettiği, d’inventer des sensations inédites[Şimdiye dek hiç görülmemiş duyular vu duygular icad etmis], içimizde tohum halinde bulunan ve sadece kanımızın soğuk iklimi yüzünden tam olgunluğa erişmeyen duyguları tam tropik gelişmişliği içinde anlatabilmiştir.
*
Dostoyevski'nin Insanları

Kendisi volkan gibiydi, bu yüzden kahramanları da volkan gibidir.
*
Balzac’taki her isim belirli bir özellikle özdeşleştirilebilir: Rastignac cimriliktir, Goriot fedakârlıktır, Vautrin anarşidir. Bir parça Balzac okuduğumuzda kahramanın bir olay karşısındaki yanıtını, fırlatılan bir taşın çizeceği parabolü, fırlatma gücü ve taşın ağırlığından yola çıkarak hesaplayabileceğimiz gibi hesaplayabiliriz.
*
Dostoyevski’nin kahramanları ararlar, ama gerçek hayatla hiçbir ilişki kurmazlar: Onların farkı budur. Onlar kesinlikle realiteye girmek istemezler, ... Rus insanı için ya hep ya hiç vardır. Kendilerini ve hayatı hissetmek isterler, ama gölgesini ve aynadaki yansısını, dış gerçekliğini değil, tersine büyük ve mistik olan aslını, kozmik gücü, varoluş duygusunu hissetmek isterler.
Hayatı ne öğrenmek ne de ona hâkim olmak isterler, olduğu gibi, çıplak haliyle sadece hissetmek ilsterler ve varoluş esrimesi olarak hissederler.
*
Dostoyevski kahramanlarının her birinin trajedisi, her birinin ruhundaki yarılma ve bütün bir halkın kader tarafından frenlenişi hissedilir. On dokuzuncu yüzyıl ortalarının Rusya’sı nereye yöneleceğini bilemez: Batı’ya mı yoksa Doğu’ya mı, Avrupa’ya mı yoksa Asya’ya mı; “yapay kent” Petersburg’a, kültürün içine mi, yoksa bozkırdaki köylere mi? Turgenyev onu ileri doğru itiyor, Tolstoy ise geri çekiyordu. Herkes tedirgindi. Çarlık doğrudan komünist bir anarşiyle karşı karşıyaydı, eskilerden kalma Ortodoks inancı atlayarak fanatikçe ve çılgın bir ateizme sıçramıştı. Hiçbir şey kesin değildi, hiçbir şeyin değeri, ölçüsü yoktu bu dönemde: İnancın yıldızları artık başlarının üzerinde parlamıyordu ve yasalar çoktandır kalplerinde değildi. Bütün bir geleneğin köksüz kalmış insanları, Dostoyevski’nin kahramanları, gerçek Ruslardır, geçiş dönemi insanlarıdır, kalplerinde başlangıcın kaosu vardır, ürkeklik ve tedirginlikle yüklüdürler. Sürekli çekingen ve korku içind
*
Dickens’ta bütün arzuların nihai hedefi, içinde neşeli çocukların oynadığı yeşillikler arasında sevimli, küçük bir ev, Balzac’ta ise etrafında koruluk olan bir şato ve milyonlar.
Dostoyevski’nin insanları, daha önce de söylediğim gibi, yeni bir başlangıcın insanlarıdır. Hepsinde de dehalarının ve elmas gibi berrak zihinlerinin yanında, bir çocuk kalbi, bir çocuk neşesi vardır: Onlar şunu ya da bunu değil, her şeyi isterler. Hepsini de olanca yoğunluğuyla. İyiyi ve kötüyü, sıcağı ve soğuğu, uza ğı ve yakını. Onlar aşırıdırlar, ölçüsüzdürler. Arayın benim için, Dostoyevski’nin eserinde huzur içinde nefes alıp veren, dinlenen, hedefine ulaşmış bir insan gösterin! Hiçbiri, tek biri bile böyle değildir!
*
Dostoyevski’nin bütün kahramanları en büyük acı çekenlerdir. Hepsinin yüzleri çarpılmıştır, hepsi ateşler, kramplar, spazmlar içinde yaşar. Sinir hastalarıyla dolu bir hastane diye tanımlamıştır büyük bir Fransız Dostoyevski’nin dünyasını ve bu ilk ve dışarıdan bakışta gerçektir de, ne fantastik bir yerdir orası! İçki kokan meyhaneler, hapishane hücreleri, kenar mahallelerin sefalet yuvaları, genelev sokakları, barlar ve orada, o Rembrandt karanlığında esrik siluetlerden oluşan bir insan kalabalığı, katiller, havaya kalkmış elinde bir kurbanın kanları, dinleyenlerin maskarası olan sarhoş, sokağın alacakaranlığında görünen sarı benizli kız, sokak köşelerinde dilenen sara hastası çocuk, Sibirya’nın Katorga’sındaki yedi kişinin katili (Sibirya’ya çalışma kampına sürgün), serserilerin yumrukları arasındaki kumarbaz, karısının kilitli kapısı önünde bir hayvan gibi yerlerde yuvarlanan Ragojin,..
*
Kahramanlarının hepsi, tıpkı Rusya’nın kendisi gibi sorar: Ben kimim? Değerim ne?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder