"Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın ard arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynini alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu.''
📚Avusturyalı hikaye, roman, tiyatro, biyografi ve deneme yazarı Stefan Zweig; Brezilya sürgününde, intiharından önce yazdığı bu kitabından sonra, yazarın tüm eserlerini okuma isteği uyandı bende.
📚Kitap okurken sadece olayların kendisine odaklanmak, hayali bir şeylerin peşinden koşmak gibi bir şey bence. Oysa, kitaplar kainatın gizemine, engiz bir deniz olan insan psikolojisinin derinliğine inebilmeye , kısa yoldan hayat tecrübelerine ulaşabilmeye, sıradan bakış açısından kurtulmaya en kısa, en güzel vesile.
📚İşte akıcı bir dil, sürükleyici bir kurgu ve yukarıdaki özelliklerin çoğu Zweig'in kitaplarında bir arada.
📚Öykü, New York'tan Buenos'a giden bir yolcu gemisinde- içinde bolca psikolojik betimlemeler olan - kıran kırana bir satranç düellosu...
📚Dr. B , bir otelde hücre hapsinde aylarca yaşayan, aklî ve ruhi dengesini yitirmemek için bir arayış içindeyken, sorgu öncesi bulduğu bir satranç kitabı sayesinde satranç tahtası bile olmadan kendi kafasından hatta kendine karşı satranç oynayabilen bir usta haline gelir. Dr.B'nin yaşamından kesitlerle Zweig bize rejim baskısını , Gestapo'nun insanların psikolojileri üzerindeki etkisini ustalıkla vermeyi başarmış.
📚Dr.B kendini bulmak için hamle yaparken ; son derece kibirli dünya şampiyonu rakibi Mirko Gzentovic, ününü artırıp daha çok para kazanmak için oynamaktadır. Okunası bir kitap vesselam.
KİTAPTAN ALINTILAR
Öğrencisinin normalde yaşadığı zekâ geriliğini herkesten daha iyi bilecek durumda olan
papaz, bu tek yanlı tuhaf yeteneğin daha çetin bir sınava ne kadar dayanabileceğini ciddi olarak merak etmeye başladı.
*
Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir kendini beğenmişlik vardı; dünya turnuvasındaki zaferinden beri kendini dünyanın en önemli adamı olarak görüyordu ve bütün bu
zeki, akıllı, göz kamaştırıcı konuşmacıları ve yazarları kendi alanlarında yenmiş olduğunu, üstelik onlardan daha çok kazandığını bilmek, onun o eski güvensizliğini soğuk ve çoğunlukla kabalıkla gözler önüne serilen bir gurura dönüştürdü.
*
Yakınında kültürlü bir insan hissettiğinde, kabuğuna çekiliyor; böylece hiç kimse ondan aptalca bir söz duymuş ya da kültürsüzlüğünün sınırsız derinliğini keşfetmiş olmakla
övünemiyor."
*
Gerçi kendi deneyimlerimden 'kralların oyunu'nun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun
düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle, haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat
değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski hem de yepyeni,
düzeneği hem mekanik hem de düş gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez; bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için
hangi tanrının onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez.
*
suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya
bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.
*
Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkı
ya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonun da dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden yaratılacaktı.
*
Daha önce jelatin gibi biçimsizce uzayan günlerim böylece doldu, kendimi yormadan bir şeyle uğraşmış oluyordum, çünkü satrancın eşsiz bir yararı vardı, tinsel enerjinin daracık bir alana yönlendirilmesiyle en ağır düşünce eyleminde bile beyni gevşetmiyor, tersine kıvraklığını ve esnekliğini artırıyordu. Önceleri usta oyunlarını makine gibi oynarken, zamanla içimde sanatsal, heves dolu bir anlayış uyanmaya başladı. Saldın ve savunmanın inceliklerini, hilelerini
ve güçlüklerini öğrendim; ileriyi görme, bileşimler yapma, çabuk karşılık verme yöntemlerini kavradım ve insanın bir şairin dizelerini bir-iki satırdan anlaması gibi, her bir satranç ustasının
kişisel tarzını bir bakışta tanır oldum; yalnızca zamanı doldurmak için başlayan bu uğraş zevke dönüştü ve Aljechin, Lasker, Bogoljubow, Tartakower gibi büyük satranç otoriteleri yalnızlığımda bana candan dost oldular. Taşların sonsuz yer değiştirmesi sessiz hücreyi her gün canlandırıyordu ve düzenli alıştırma yapmam sayesinde düşünme yeteneğim sarsılmış kesinliğini yeniden kazandı; beynimin tazelendiğini ve hatta sürekli düşünmeye zorlandığı için sanki bilendiğini
hissediyordum. Daha kesin ve dikkatli düşünüyor olmam her şeyden önce sorgulamalarda ortaya çıkıyordu; satrançta savunma yaparken blöflere ve gizli hilelere karşı bilmeden ustalaşmıştım;
*
Oyun sevinci oyun hevesine dönüşmüştü, oyun hevesi oyun dürtüsüne, çılgınlığa, yalnızca uyanık olduğum saatleri ele geçirmekle kalmayıp yavaş yavaş uykuma da sızan tutkulu bir öfkeye.
*
tinsel açıdan aşırı uyarılmanın bütünüyle patolojik bir biçimi olduğunu bugün çok iyi biliyorum elbette ve bunu tanımlamak için tıbbın bilmediği bir addan başkası gelmiyor aklıma:
Satranç zehirlenmesi.
*

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder