12 Eylül 2018 Çarşamba

"Momo" - Michael Ende

         
   
 Sade anlatımı, sürükleyici kurgusu ile  kesinlikle bir harika olan bu kitabı ivedilikle herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
             Kendi hayatımızı bir gözden geçirme,  en kıymetli emanetlerimiz yavrularımız için "zaman"ı nasıl kullandığımızı sorgulama  açısından  çocuklardan ziyade bu kitabı biz büyükler okumalıyız bence.


               Eğitim-öğretim hayatım boyunca hocalarımın tavsiyelerini canla dinleyip hayatıma tatbik etmeye çalıştım. Özellikle tarih öğretmenimizin zamanı iyi kullanma ile ilgili olarak söyledikleri dün gibi aklımda: Okul dönüşü zihnen yorgun olduğunuzda annenize ev işlerinde yardımcı olabilir, kardeşlerinizle ilgilenebilirsiniz; bedenen yorgun olduğunuzda ders çalışabilir veya kitap okuyabilirsiniz. Bundan mütevellit , evlilikle birlikte ; ütü ve çamaşır katlama işleri esnasında çoğunlukla aile ve çocuk eğitimi programları dinlemeye veya izlemeye çalışıyorum.
               Hatırladığım öğütlerden biri de  bir kitabı beğenmediğimizde,öyle hemen bırakmamak , kitaba ilk 50 sayfa şansı vermekti.İşte bu tavsiye sayesinde Momo'yu okuma şansına kavuştum. Zira kitabın ilk bölümleri pek ilgimi çekmedi. İlerleyen sayfaların da birbirinden kopuk hikayeler olarak devam edeceğini düşündüm. Kitabı netten indirirken de fantastik çocuk kitabı olduğunu okuyunca; arama çubuğunun altında da kitabın tanıtımını yapan birkaç çocuk videosu görünce," Tamam, bırakıyorum." dedim. Şükürler olsun ki şu ilk 50 sayfa şansı geldi aklıma. Sonra ne mi oldu, kitap bir solukta bitti, "Acaba yazarın başka hangi kitabını okusam?" heyecanıyla araştırmalar başladı.


                Yazarımız;Michael Ende (1929-1995), Alman. fantastik çocuk kitapları yazarı. Eserleri birçok dile çevrilmiş, bazıları beyaz perdeye uyarlanmış. En ses getiren eseri "Bitmeyecek Öykü" imiş.

Momo da beyaz perdeye uyarlanan kitapları arasında. İzlemek için sabırsızlandığımı söyleyebilirim.


Kitabın Özeti ise şöyle:
                Momo, büyük bir şehrin tiyatro harabesinde , çevresindeki insanların yardımıyla yaşayan, çok sevilen, küçük, kimsesiz bir kız çocuğuydu.
                Momo herkese akıl verebilecek kadar zeki değildi. İnsanları teselli edebilecek sözler de söyleyemiyordu. Onları neşelendirecek çalgı çalamıyor, şarkı söyleyemiyordu. Ancak Momo, çok ama çok iyi bir dinleyiciydi. İnsanlar onunla konuşunca, kendilerini ferahlamış, rahatlamış hissediyorlardı. Problemlerine konuşurken kendileri çözüm buluyordu aslında. İnsanlar onunla konuşurken kendilerini tanımış oluyorlardı.
                Sonra bir gün hemen herkes için hayat çekilmez bir hal almaya başladı.İnsanlar artık somurtkan ve neşesizdi. Kimse yaptığı şeyden zevk almıyordu. Oysa ki herkes hayallerine kavuşmuştu, ama kimse mutlu değildi ve güzel şeyler için kimsenin ayıracak vakti yoktu. Momo'nun en sevdiği dostu Gigi'nin  deyimiyle ortalıkta bulaşıcı bir delilik vardı. İnsanlar her şeyi çok hızlı yapıyorlar, zamanı tasarruf ediyorlar, ama bir çok şey için zaman bulamıyorlardı artık. Tüm bunların sebebi, Zaman Tasarruf Şirketi çalışanları "Duman Adamlar"dı. İnsanların göremediği, varlıklarıyla etrafa soğukluk yayan bu adamlar, insanların yaşamlarından saatler, dakikalar, saniyeler aşırıyorlardı. Onları biriktiriyor ve kendi yaşamlarını bu çaldıklarıyla devam ettiriyorlardı.
                Momo'nun en sevdiği dostu turist rehberi Gigi ve çöpçü Beppo da bu hastalığa yakalanmıştı. Çocuklar... Onlara ne demeli... Artık sokaklarda oyun oynamaz olmuşlardı.Tüm çocuklar her mahallede kurulan depolara yerleştirilmişlerdi. Burada oyun oynama dersleri alıyorlardı.
Momo ve arkadaşları ilk başlarda , büyükleri dünyayı değiştirmeyi amaçlayan toplantı düzenlediler , pankartlar açtılar, ama kimse gelmedi.
                Bu durum o kadar ciddi bir hal almaya başladı ki Momo yapayalnız kaldı. Duman adamlar insanları Momo'dan uzaklaştırmayı başardılar. Ve nihayet Momo, Hora usta ve kaplumbağası Kassiopeia ile tanıştı. Hiçbir Zaman Sokağı'na  gitti. Hiçbir Yerde Evi'nde Saat çiçeklerini gördü. Tüm cesaretini toplayıp can sıkıntısı hastalığına yakalanan bu insanları, Hora usta ve kaplumbağasının yardımlarıyla, uzun ve zorlu bir mücadele sonunda   kurtarmayı başardı...



Kitaptan Alıntılar

"Bir insanın çok dostu olabilir, ama insan, onların içinden de birkaç kişiyi kendine daha yakın bulur ve onları daha çok sever.(s.33)"
*
"Beppo'ya göre, dünyadaki bütün terslikler kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu. (s.34)
*
"Caddeyi bütünüyle görüp düşünmemeli. Hep bir sonraki adımı, bir sonraki nefesi ve bir sonraki süpürgeyi... Ve hep bir sonra geleceği... O zaman zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Ve öyle yapmak gerekir." Beppo için bu kadar laf çok fazlaydı. Uzun bir süre susup ancak öyle başlardı yeniden konuşmaya: "Bir de bakarsın ki, adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan." Başını önüne eğer sözünü noktalardı: "Önemli olan da budur." (s.35)
*
"Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur, herkes onu tanır ama pek az kimse buna kafa yorar. Çok kimse onu olduğu gibi benimser ve hiç şaşkınlık göstermez. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler, takvimler yapılmıştır. Ama bunlar bir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana bir ömür kadar uzun gelir, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Zamanın bu garip kısalığı uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. (s.53)"
*
"İnsanın, işini isteyerek, severek yapmasının önemi yoktu. Aksine önemli olan şey, ne kadar kısa sürede ne kadar çok işin yapıldığıydı.(s.64)"
*
"Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı.
Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu. Zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu. (s.65)"
*
"Momo'nun pek iyi anlayamadığı yeni yeni baş gösteren bir şey daha vardı. Gelen çocuklar bir sürü oyuncak getiriyorlardı ama, bunların hiçbiri de oynamaya elverişli değildi. Örneğin, uzaktan kumandalı bir tank, ortada kendi ekseni etrafında dönüp duruyor, başka bir işe yaramıyordu. Ya da, bir çubuğun ucunda çember gibi dönüp durmaktan başka marifeti olmayan bir uzay roketi. Veya küçük bir robot bebek, gözlerinde ışıklar yanarak paytak paytak dolanıp başını iki yana sallayan... Bununla ne oynanırdı?... Çocukların hayal kurmalarını gerektiren bir yanları kalmamıştı. (s.67)"
*
"Çocuklar bizim doğal düşmanlarımızdır. Onlar olmasaydı insanlık çoktan bizim pençemize düşmüş
olacaktı. Çocukları zaman tasarrufuna alıştırmak büyük insanları alıştırmaktan çok daha güçtür. Bu yüzden en sert yasalarımızdan biri şudur: Er geç sıra çocuklara gelir.(s.100)"
*
BİLMECE
"Üç kardeşler, otururlar bir evde
Hiç benzemez birbirine üçü de.
Sen onları ayırt edeyim derken,
Dönüşürler çabucak birbirlerine.
Birincisi evde yoktur, gelecek.
İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek.
Üçünden en küçüğü evdedir.
O olmazsa her ikisi ne edecek?
Bildiğimiz sadece üçüncüdür.
Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.
Sen tam onu görüyorum derken,
Bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.
Söyle şimdi: Üçü tek bir kişi mi?
Yoksa iki veya hiçbir kişi mi?
Adlarını bana sayabilirsin.
Üç kudretli hükümdarı bilirsin,
Bir ülkeye üçü birden hükmeder.
Ülke ile bütünleşip bir eder."

Hora Usta, Momo'nun yüzüne bakarak, haydi bakalım der gibi başıyla işaret edip gayret verdi. Her zamanki gibi, dikkatle dinleyen Momo, belleği çok güçlü olduğundan bilmeceyi içinden olduğu
gibi tekrarlıyordu. "Üfff!" diye içini çekti. Sonra, "Bu gerçekten çok zormuş. Ne olabileceğini çıkaramadım. Neresinden başlayacağımı da kestiremiyorum." "Dene bir kere!" dedi Hora Usta.
Momo, bilmeceyi mırıldanarak bir kez daha tekrarladı. Sonra başını iki yana salladı: "Bilemiyorum."
Bu arada kaplumbağa yanlarına gelmişti. Hora Usta'nın yanına oturmuş, Momo'ya bakıyordu.
Hora Usta, "Hey Kassiopeia" dedi. "Sen her şeyi yarım saat önceden bilirsin. Momo, bu bilmeceyi çözebilecek mi?" Kaplumbağanın sırtında şu yazı belirdi: "Çözecek." Hora Usta, Momo'ya dönüp, "Gördün mü?" dedi. "Çözecekmişsin, Kassiopeia yanılmaz."
Momo, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak yeniden derin derin düşünmeye koyuldu. Hepsi bir evde oturan ne biçim kardeşlerdi bunlar acaba? İnsanların söz konusu olmadığı açıktı. Bilmecelerde
kardeşler hep elma çekirdeği ya da diş gibi birbirine benzer şeyler anlamında kullanılırdı. Ama buradaki üç kardeş birbirine dönüşüyordu. Birbirine dönüşebilen ne olurdu? Momo çevresine bakındı. Alevleri kıpırtısız yanan mumlar gözüne çarptı. Örneğin, mum yanarak ışığa dönüşüyordu. Evet, bunlar üç kardeş olabilirdi Ama olamazdı, çünkü üçü de bir arada oradaydılar. Halbuki, ikisinin olmaması gerekiyordu. Yoksa... Bunlar, çiçek meyve ve tohum gibi bir şey olmasın? Evet, buna uyan çok şey vardı. Tohum en küçükleriydi.Onun bulunduğu sırada diğer ikisi yoktu. O olmadan diğer ikisi hiç olamazdı. Yok ama, yine olmadı! İnsan bir tohumu iyice görebilir. Oysa bilmecede en küçük görülmek istendiğinde öteki kardeşlerden birinin görüldüğü söyleniyor.
Momo'nun aklına çeşitli şeyler geliyordu. Fakat bir türlü çözüme gidecek yol açılmıyordu. Oysa Kassiopeia bilmeceyi çözeceğini haber vermişti. Yeni baştan bilmecenin sözlerini mırıldanarak
düşünmeye başladı. Tam şu, "Birincisi evde yoktur, gelecek" dizesine sıra gelince, kaplumbağanın sırtında ışıklı harflerin yanıp söndüğünü fark etti. Kassiopeia ona göz kırpıyordu: "Benim bildiğim şey!" Sonra gene söndü. "Sus Kassiopeia!" diye çıkıştı Hora Usta. "Kopya vermek yok! Momo kendisi bulur!" Momo, kaplumbağanın sırtında yazılanı görmüştü ve ne anlama gelebileceğini düşündü. Kassiopeia'nın bildiği şey neydi? Momo'nun bilmeceyi çözeceğini bilmişti. Ama bundan bir anlam çıkmıyordu. Daha başka ne biliyordu o? Evet, tamam, olacakları olmadan evvel biliyordu. Öyleyse... Yani... "Gelecek!" diye bağırdı Momo. "Birincisi evde değil, gelecek. Bu gelecek zaman!"
Hora Usta, başıyla evet dedi. "Ve İkincisi" diye devam etti Momo, "çıkmış gitmiş, gelemeyecek.
Bu da geçmiş zaman!" Hora Usta, yine başını salladı ve gülerek sevincini belli etti. "Ama şimdi zorlaştı" diye düşünceli düşünceli konuştu Momo. "Üçüncüsü nedir? O hem en küçükleri, hem de o olmazsa ötekiler de olmuyor. Evde bulunan da yalnız o..." Birden sustu, düşündü: "Bu şimdi! İçinde olduğumuz an! Evet, geçmiş demek geçip giden an'lar demek. Gelecek ise henüz gelmemiş olan
an'lar... Şimdiki zaman olmasa ne geçmiş olur, ne de gelecek. Tamam, doğru!"
Momo'nun heyecandan yanakları yanıyordu. Konuşmayı sürdürdü: "Fakat şu ne demek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür. Yani gelecek zaman, geçmişe dönüşür, onun için daima yalnız şimdiki zaman vardır mı demek oluyor?"
Hora Usta'ya şaşkınlıkla baktı, sonra yine kendisi konuştu:
"Doğru elbette! Bunu hiç düşünmemiştim. An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Ah, şimdi anlıyorum
ne demek istediğini; sen tam onu görüyorum derken, bakarsın ki, kardeşi görünmüştür. Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnız birisinin var olmasını... Yani, ya şimdi'dir, ya
geçmiş'tir ya da gelecek'tir. Ya da hiçbiri. Çünkü, biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!" "Ama bilmece daha bitmedi” dedi Hora Usta. "Üçünün birlikte
hükmettikleri ve onunla bütünleştikleri o koca ülke nedir?" Momo ona kaygıyla baktı. Acaba bu neydi? Geçmiş, gelecek ve şimdi birlikte ne oluyorlardı? Koca salona göz gezdirdi. Binlerce
ve binlerce saat hep birden ona bakıyordu sanki. Gözleri parladı ve bağırdı:
"Zaman!" Sevinçle el çırptı: "Evet, bu da zaman! Zaman!"
Birkaç kere olduğu yerde sıçradı neşesinden.
Hora Usta, onun sevincini paylaşarak, "Şunu da söyle öyleyse artık: Üç kardeşin oturdukları ev neresi?" diye sordu. "O da dünya!" diye bağırdı Momo.
*
"...nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gök kuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır. (s.135)"
*
"Oyunları onlara bakıcıları öğretiyor ve bu oyunlar hep yararlı bir hizmet şeklinde oluyordu. Ancak, böylece bazı şeyleri unutmaları gerekti. Neleri derseniz; sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unuttular...(s.158)"
*
"Hayatta en tehlikeli şeyler, gerçekleşmiş hayallerdir. "
*
"Başkalarıyla paylaşılmayan zenginlikler, insanı mahvediyordu."
*
"Bu ne biçim bir hastalık?"
"Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez, kurur gider. Ve bu isteksizlik geçici değildir. Hatta giderek artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. Kendinden hoşlanmaz, içi bomboştur, dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz, hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmıştır, kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne üzülmesini. Gülmeyi de, ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Dönüş kalmamıştır.
Bomboş, kül rengi bir yüzle, nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir."









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder