25 Nisan 2019 Perşembe
"Nietzsche Ağladığında"-Irkın D.Yalom
KİTAPTAN ALINTILAR
Bir zamanlar görülen rüya, düşleyenin yaşamındaki değişiklikleri yansıtacak şekilde değişir mi? Müthiş bir soru! Üstelik, neden yıllar, metre olarak görülüyor? Beynimizin içinde yaşayan küçük rüya işçisi neden gerçeği saklamak için bu kadar zahmete katlanıyor? Benim tahminim, rüyanın kırk bir metre olarak değişmeyeceği. O rüya işçisi, senin her yeni yaşında metrede değişiklik yapmanın çok açık seçik bir şey olmasın dan, bu tür bir şeyin rüyanın gizini ele vermesinden korkacaktır bence.”
Yaşamımın giderek geri dönülmez bir biçimde daralan bir dehlize dönüşmekte olduğunu kime anlatabilirdim?
kişinin kendisine dışarıdan bakmasını öğrenmesi gerek;
Genellikle, sorulmayan soru en önemli sorudur!
Her ne kadar Darwin kanıtlarını gerçek bir sonuca ulaştırma cesaretini gösterememiş olsa da, evrim teorisi Tanrının gereksizliğini bilimsel olarak ortaya koymuştur.
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
“Ölümün son iyiliği: Bir daha ölmemek!”
Freud haklı: Beyinde karmaşık düşüncelerin saklandığı bir depo olmak zorunda; bilincin ötesinde ama hep uyanık, her an kendini göstermeye ve bilinçli düşünceler sahnesine çıkmaya hazır, diye geçirdi aklından.
Bu bilinçsiz depoda saklanan yalnızca düşünceler değildi, orada bir de gizli duygular vardı! Birkaç gün önce arabasında giderken yanındaki arabaya gözü kaymıştı. İki atın çektiği arabanın arkasında asık suratlı ve yaşlıca iki yolcu oturuyordu. Ama arabanın sürücüsü yoktu. Hayalet araba! İçi korkuyla dolmuştu. Bütün vücudundan ter boşanmış, giysileri bir anda sırılsıklam olmuştu. Sonra arabanın sürücüsü ortaya çıktı: Adam yalnızca, ayakkabılarını bağlamak için eğilmişti.
Breuer önce, bu aptalca tepkisine gülmüştü. Ama biraz daha düşününce bir şeyi çok daha iyi anladı: Ne kadar akılcı, ne kadar özgür düşünceli bir insan olsa da kafasında barındırdığı doğaüstü dehşet sahnelerinin sayısı az değildi. Hem o kadar da derinlerde değillerdi, yüzeyden yalnızca birkaç saniye aşağıda, “çağırılmaya hazır” bekli yorlardı. Keşke bir cımbızla tüm bu düşünceleri köklerinden söküp çıkarabilseydi!
Bir de Nietzsche’nin o sözleri söylemekte gösterdiği cesaret! Bir düşünün! Ümidin en büyük kötülük olduğunu söylemesi! Tanrı öldü demesi! Hakikat, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır demesi! Hakikatin düşmanı yalanlar değil, inançlardır demesi! Ölümün son iyiliği bir daha ölünemeyecek olmasıdır demesi! Doktorların, insanların kendi ölümlerini ellerinden almaya hakları olmadığını söylemesi! Kötücül düşünceler! Bu fikirlerin her birinde de Nietzsche’ye itiraz etmişti. Ama bunlar sahte itirazlardı; kalbinin ta derinlerin de biliyordu ki Nietzsche haklıydı.
“Düşünceler, duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade.” “Şu günlerde kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor, öyle çok panzehiri var ki.” “Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkarmıyorsa o kitabın neresi iyidir?”
Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarım kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun çalkantıları ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır; o, ruhu kaplayan deridir.
Tam olarak açıklayacak olursak, kişinin seçtiği ya da tercih ettiği şey hastalık değil, strestir;
Yalnızlık, hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır.”
Hiç kimsenin bir şey
“ ‘Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: Bu köprüyü geçip bana gelir misin? İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarla sam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaşman duvarlar örülüverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözün de; yutkunur ve şaşar kalırsın.’
O zaman birinci adam adım atamıyor; çünkü artık yapacağı şey, diğerine boyun eğmek gibi geliyor, belli ki yakınlaşma yolunu engelleyen şey, güç.”
Ben, migren konusunda çalışan pek çok uzman gibi migrenin temel sebebinin, kişinin stres düzeyinde yattığına inanıyorum. Strese yol açan birçok psikolojik sebep vardır; örneğin kişinin işinde, ailesinde, kişisel ilişkilerinde ya da cinsel yaşamında yolunda gitmeyen durumlar.
Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığuını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesinden dir.”
“Ama işte bana onları anlatıyorsunuz, şu anda onların ünlerini kullanarak bu konuda ne büyük otorite olduğunuzu kanıtlamaya çalışıyorsunuz.”
başkalarının da Nietzsche’yi bu kadar zor bir insan olarak gördüğünü duymak Breuer’in hoşuna gitmişti.
“bu rahatlama o yükün ağırlığından kurtulmaktan mı, yoksa ilahi bağışlamaya inanmaktan mı geliyor?”
Zira aslında kimse kimseye yardım edemez; insan kendine yardım etme gücünü kendi içinde bulmalıdır. Belki sizin de Anna O. gibi psikolojik problemlerinizin asıl kaynağını keşfetmeniz gerekiyor.
Bunun üzerine yirmi yıl düşündükten sonra korkuların karanlıktan doğmadığını anladım; korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar, ama gün ışığı onları gizler.”
“Bunu nasıl yeneceğinizi zamanla öğreteceğim. Uçmak istiyorsunuz, ama uçmaya uçmakla başlayamazsınız. Size önce yürümesini öğretmek zorundayım ve yürümeyi öğrenmenin ilk adımı, kendi kuralları olmayan insanın başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalacağını anlamaktır. Başkalarının kurallarına uymak, insanın kendisini yönetmesinden çok, hem de çok daha kolaydır.”
Nietzsche vaazına devam etti: “Eğer Tanrısız özgürlüğün coşkusunu ve büyümenin zevkini tatmak isteyen ender insanlardan biriyseniz, acıların en büyüğüne karşı kendinizi hazırlamalısınız. Bunlar bir arada gelirler ve asla birbirinden ayrı yaşanmazlar! Daha az acı istiyorsanız, Stoacıların yaptığı gibi siz de beklentilerinizi küçültmeli ve en yüce zevkten vazgeçmelisiniz.”
Evet, acının büyüme, güç, yaratıcılık gibi ödülleri vardır.
“Çok geçmeden bütün varlığı bu değersiz ıvır zıvırla doldu. Zihninin, soylu fikirler için yapılanmış geniş bulvarları bu çöplüklerle tıkanmaya başladı. Bir zamanlar büyük fikirler düşünmüş biri olmasıyla ilgili anıları giderek bulanıklaşıyor ve solup gidiyordu. Ama korkusu da solup gidiyordu. Bir yerlerde bir yanlış olduğuna dair içini kemiren bir endişeyle kalakalmıştı. Şaşkın ve sersemlemiş bir halde zihnindeki çöplükler arasında endişesinin kaynağını aramaya başladı. İşte bugün onu bu halde görüyoruz, sanki aradığı cevap oradaymış gibi çöpleri eşeleyip duruyor. Hatta benden bile onunla birlikte eşelememi istiyor!”
önemli keşifler de yaptım; tarihsel kayıtlar var oldukça benim adım, iç kulağın denge sağlamadaki işlevini bulan adam olarak geçecektir. Ayrıca, HerringBreuer refleksi olarak bilinen, normal solunum sırasında, soluk alıp vermenin duyularla denetlendiği keşfinde de yer aldım.”
“O halde Josef, siz şanslı bir adam değil misiniz? Hedeflerinize varmamış mısınız?”
“Bana, ‘umut vaat etmek’ derken tam olarak ne kastettiğinizi söyleyebilir misiniz?”
“O kadar iyi bilemiyorum. Eskiden bildiğimi sanırdım. Döne döne yukarı tırmanmak gibi gelirdi; başarı, alkışlanma, bilimsel keşifler demek olduğunu düşünürdüm. Ama bu geleceğin meyvelerinin tadına baktım. Saygı gören bir doktor, saygıdeğer bir vatandaşım. Bazı
“Hedeflere varmak bakımından evet. Ama tatmin hissi duymadan Friedrich. Önceleri başarının görkemi aylar sürüyordu. Ama bu süre giderek kısalmaya başladı; haftalar, günler sonra da saatlere dönüştü, şu anda ise o kadar çabuk havaya karışıyor ki içime bile işlemeden geçip gidiyor. Artık vardığım hedeflerin sahte hedefler olduğuna inanıyorum; büyük umutlar vaat eden delikanlının asıl alınyazısı bunlar değildi. Sık sık yolumu şaşırdığımı düşünüyorum: Eski hedefler artık işe yaramıyor ve yenilerini de bulacak halde değilim. Hayatımın nasıl aktığını düşündükçe kendimi ihanete uğramış ya da oyuna gelmiş gibi hissediyorum; sanki göklerdeki birileri bana bir oyun oynuyor, sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum.”
“Baca temizleme. Aslında bu terimi o buldu; bacasını temizlemesi, ona göre kendisinin kapaklarını açması ve böylece beynini hava landırarak zihnini rahatsız eden bütün düşüncelerden arınması anlamına geliyordu.”
Karşımdaki adam, yerçekiminin l(kültürünün, durumunun, ailesinin) ağırlığıyla iyice yere yapışmış bir adam; a
Karşımdaki adam, yerçekiminin (kültürünün, durumunun, ailesinin) ağırlığıyla iyice yere yapışmış bir adam; adeta kendi iradesi diye bir şey olduğunu unutmuş.
İnsan dostunu, düşmanından daha zor affediyor.
Yeterince yükseğe tırmanabilirsek, o trajedinin artık trajik görünmediği bir yüksekliğe de erişebiliriz.”
Sizi tutan bir şey var, bir korku, bir zaaf, öfkenizi ifade etmenizi engelliyor. Bunun yerine yufka yürekliliğinizden gurur duyuyorsunuz. Zorunlulukla yaptığınız şeyleri erdeme dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Duygularınızı derinlere gömüyor ve sonra da hınç hissedemediğiniz için kendinizi azizlere benzetiyorsunuz... Josef, küçük bir intikam iyi bir şeydir. Bastırılmış hınç insanı hasta eder!”
Öfkenin boşaltılması fzyolojik açıdan bakılınca mantıklı geliyor: Beyin kabuğu içinde biriktirilen enerjinin periyodik olarak boşaltılması gerekir.
Nietzsche yine ölçülü ve sakin bir ses tonuyla devam etti: “Beni etkileyen şey saplantınızın dayanıklılığı. Kayalığa yapışan bir midyenin direnme gücü var onda. Josef, bir an için, onu yerinden kıpırdatıp altına bakabilir miyiz dersiniz? Derim ki, benim için baca temizlemeye başlayın! Şu soruyla ilgili baca temizliği yapın: Bertha’sız bir yaşam, sizin yaşamınız, nasıl olurdu? Yalnızca konuşun. Mantıklı olmaya çalışmayın, hatta cümle kurmanız bile gerekmez. Aklınıza ne gelirse söyleyin!”
Asıl, anlama bakmalıyız. Semptomlar yalnızca, ta derinlerdeki korkunun patlamakta olduğunu haber veren ulaklardan ibaret! Sınırlar, Tanrının ölümü, tek başınalık, amaç, özgürlükle ilgili derin kaygılar; yaşam boyu kilit altında tutulmuş derin kaygılar artık zincirlerini kırıp zihnin kapılarını ve pencerelerim zorluyorlar, işitilmek istiyorlar. Yalnızca işitilmek de değil, yaşanmak istiyorlar!
Biz septiklerin de düşmanları, en olmayacak yerlere inanç tohumları eken ve kuşkulanmamızı engelleyen iblisleri var. Bu yüzden tanrıları öldürüyoruz, ama onların yerine başkalarını koyuyoruz, öğretmenleri, sanatçıları, güzel kadınları.
Montaigne’in ölüm üzerine yazdığı denemesinde mezarlığa bakan bir odada kalınmasını öğütlediğini biliyor musunuz? İnsanın zihnini dinlendirdiğini ve yaşamdaki önceliklerin değerlendirilmesini sağladığını öne sürüyor. Mezarlıklar size de bunları düşündürür mü?”
Nedense mezarlıklar beni de sakinleştirir, yaşamımdaki önemsiz şeylerin gerçekten önemsiz olduklarını gösterirdi.
Breuer artık Nietzsche’den bir şey istemediğinde onun daha çok şey vereceğini öğrenmişti.
Nietzsche’nin yaptığı dostluk tanımını düşündü: İki insanın daha yüce bir hakikatin peşinde koşması. İşte bugün Nietzsche’yle yaptıkları tam anlamıyla bu değil miydi? Evet, onlar dost olmuşlardı.
Zamanın sonsuz olması ve gücün (evrenin temel maddesi) sonlu olması. Nietzsche’nin iddiasına göre dünyanın potansiyel durumlarının sınırlı sayısı ve geçen sınırsız zaman miktarı göz önüne alınırsa, olası bütün durumlar olmuş olan durumlardı; ve şimdiki durum bir yinelemeydi; ve aynı şekilde o an’ı doğuran da, o andan kaynaklanan da, geçmişe doğru geriye, geleceğe doğru ileriye uzanan yinelemelerdi.
Ebedi yineleme çok güçlü bir darbedir.
Breuer devam etti. “Simmeringer Haide’deki yürüyüşümüzü asla unutmayacağım. Bu yürüyüş benim hayatımı baştan aşağı değiştirdi. O gün öğrendiğim şeyler arasında en güçlü olanı belki de benim Bertha’ya değil, ona yüklediğim özel anlamlara, onunla hiçbir ilgisi olmayan anlamlara bağlı olmamdı.
Güçlü gözyaşları, temizler.”
Hep, iki insanın yüce bir ideal uğruna bir araya gelecekleri bir dostluk hayal ederdim.
Amorfati; yazgını seç, yazgını sev.”
Lauzon Kliniği’nin 13 numaralı odasında kalan hasta, Eckart Müller, istasyona giden bir atlı arabaya bindi ve oradan güneye, İtalya’ya, ılık güneş ve yağmursuz bir gökyüzü altında bir randevusunu yakalamaya, Zerdüşt isimli bir Farisi kâhinle randevusuna, dürüst bir randevuya gitti.
Yazarın notu
Friedrich Nietzsche ve Josef Breuer hiç karşılaşmadılar. Tabii, psikoterapi de onların yaptığı görüşmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmadı. Yine de, romanın baş karakterlerinin yaşamlarındaki kesitler ve romanın örgüsüne giren önemli olaylar; Breuer’in zihinsel acısı, Nietzsche’nin ümitsizliği, Anna O., Lou Salome, Freud’un Breuer ‘le ilişkisi, embriyo halindeki psikoterapinin nabzının hızlanmaya başlaması, hepsi de gerçekten tarihsel olarak 1882 yılında gerçekleşmiştir.
1882 yılının baharında Paul Ree, Friedrich Nietzsche’yi genç Lou Salome ile tanıştırmış ve Nietzsche birkaç ay boyunca onunla kısa, yoğun ve lekesiz bir aşk yaşamıştır. Lou Salome hem parlak bir ede kişilik hem de psikanalist olarak seçkin bir kariyere doğru yol almaktadır; Lou Salome’nin Freud’la yakın bir ilişkisi olduğu ve özellikle Alman şair Rainer Maria Rilke ile olmak üzere pek çok romantik ilişkiye girdiği bilinmektedir.
Nietzsche’nin Lou Salome ile ilişkisi, Paul Ree’nin devrede olmasıyla karmaşıklaşmış ve ablası Elisabeth tarafından sabote edilerek onun için acı bir sonla noktalanmıştır; yıllarca yitirilmiş bir aşkın ve uğradığını düşündüğü ihanetin acısını duymuştur. 1882 yılının son aylarında (romanın geçtiği zamanlar) Nietzsche büyük bir keder içindeydi, hatta intihan bile düşünmekteydi. Kitapta parçalar halinde verilen Lou Salome’ye yazdığı ümitsizlik dolu mektuplar gerçektir, ancak bunlar not olarak mı tutulmuştu, yoksa gerçekten Lou Salome’ye gönderilmiş miydi, bilinmemektedir.
Josef Breuer’in, Anna O. olarak bilinen Bertha Pappenheim’a uyguladığı tıbbi tedavi 1882 yılında Breuer’in zamanının büyük bölümünü almaktaydı. O yılın kasım ayında bu vakayı dostu ve öğrencisi Sigmund Freud’la tartışmaya başlamıştır; Freud, romanda olduğu gibi gerçek hayatta da sık sık Breuer’in evine gidip gelirdi. On iki yıl kadar sonra Anna O., Freud ve Breuer’in Studien Über Histerie32 [Histeri Üzerine Araştırmalar] adlı kitabında anlatılan ilk vaka olacaktı; bu kitap psikanalizde bir devrim yaratmıştır.
Bertha Pappenheim da Lou Salome gibi oldukça dikkat çekici bir kadındı. Breuer’le girdiği tedaviden yıllar sonra sosyal hizmet uzmanlarının öncüsü olarak mesleki bir yer edinmiş ve kazandığı ba şarılar nedeniyle ölümünden sonra, 1954’te Almanya’da kendisi için yapılan bir hatıra puluyla onurlandırılmıştır. 1953 yılında, Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud33 [Sigmund Freud, Hayatı ve Eserleri] adlı biyografisinde sözünü edene kadar kimse Anna O.’nun gerçek kimliğini bilmiyordu.
Gerçek Josef Breuer’in de Bertha Pappenheim’a dönük erotik bir saplantısı olmuş muydu? Breuer’in özel yaşamı hakkında pek az şey bilinmektedir, ama bu ihtimali imkânsız kılan bir şey de yoktur. Bir biriyle çelişkili tarihsel bilgilere başvurulunca kesin gözüyle bakılabilen tek şey Breuer’in Bertha Pappenheim’ı tedavi ettiği sıralarda, her ikisi tarafından da çok karmaşık ve güçlü duyguların yaşanmış olduğudur. Breuer bu genç hastasıyla o kadar fazla meşgul oluyor, onu o kadar sık görmeye gidiyordu ki karısı Mathilde gerçekten de ona kızmaya ve kıskanmaya başlamıştı. Freud, biyografisini yazan Ernest Jones’a açık bir biçimde Breuer’in genç hastasıyla aşırı bir duygusal ilişkiye girdiğini anlatmış ve nişanlısı Martha Bernays’a yazdığı mektuplarda kendisiyle hastaları arasında asla böyle bir ilişki yaşanmayacağını söylemiştir. Psikanalist George Pollock, Breuer’in Bertha’ya gösterdiği aşırı ilginin, ismi yine Bertha olan annesini erken yaşlarda kaybetmiş olmasından kaynaklanabileceğini iddia etmiştir.
Anna O.’nun sahte gebeliği ve Breuer’in yaşadığı panikle terapiye anında son vermesi, psikanaliz tarihinde uzun zamandan beri sözü edilen bir olaydır. Freud ilk kez, 1932 yılında Avusturyalı yazar Stefan Zweig’a bu olaydan söz etmiş ve Ernest Jones da bunu yazdığı biyografiye almıştır. Bu olay yalnızca son yıllarda sorgulanmaya başlanmış ve Albrecht Hirschmüller 1990’da İngilizce baskısı yayınlanan Breuer biyografisinde34 tüm bunların Freud’dan çıkan bir mit olduğunu ileri sürmüştür.
Breuer bu konuya açıklık getirmemiş ve 1895’te yazdığı vaka çalışmasında, Anna O. yapmış parlak bir tanı uzmanı olarak da hatırlayacaktır.
Nietzsche hayatı boyunca sağlık sorunları çekmiştir. 1890 yılında, iyice çökmüş ve paresisten (üçüncü evredeki frengi) kaynaklanan şiddetli bir felç geçirerek aklını kaybetmiştir, bu hastalık 1900 yılında ölümüne sebep olmuştur; ancak hayatının büyük bir kısmında başka bir hastalık çektiğine dair yaygın bir kanı vardır. Nietzsche’nin şiddetli migren ağrıları çektiği sanılmaktadır. (Nietzsche’nin klinik durumunu Stefan Zweig’ın 1939 tarihli biyografisinden35 aldım.) Nietzsche migreni yüzünden Avrupa’nın önde gelen çok sayıdaki doktoruna başvurmuştur, bu yüzden tanınmış bir doktor olan Breuer’e de uğraması kuvvetli bir ihtimaldi.
Lou Salome’nin kederli bir halde Breuer’e gelip Nietzsche için yardım talep etmesi onun karakterine uymamaktadır. Biyograflarına göre Lou Salome, aşırı suçluluk duygusu geliştirebilecek bir kadın değildi ve yaşadığı çok sayıda aşk ilişkisinden pişmanlık duymadığı bilinmektedir. Pek çok konuda özel yaşamını gizli tutmuş ve benim fikrime göre Nietzsche’yle girdiği özel ilişkisini herkesin önünde konuşmamıştır. Lou Salome’nin Nietzsche’ye yolladığı mektuplar günümüze dek ulaşamadı. Büyük bir olasılıkla, yaşamı boyunca ondan nefret eden Nietzsche’nin ablası Elisabeth tarafından yok edildiler. Lou Salome’nin gerçekten de Jenia isimli bir erkek kardeşi vardır ve 1882 yılında Viyana’da tıp öğrenimi görmüştür. Bununla birlikte Breuer’in Anna O. vakasını bir öğrenci konferansına getirmiş olma ihtimali pek yok. Nietzsche’nin arkadaşı ve editörü Peter Gast’a yazdığı mektup (XII. Bölüm’ün sonunda) ve Elisabeth’in mektubu (VII. Bölüm’ün sonunda), Lauzon Kliniği, Fischmann, Breuer’in bacanağı Max kurmacadır. (Ancak, Breuer gerçekten de satranç oynamaya çok meraklı biriydi.) Babasının mezardan kalkıp gelmesi ve yaşlı adamın boğazından gelen can çekişme hırıltılarıyla ilgili Nietzsche’nin anlattığı iki rüyası dışında anlatılan bütün rüyalar kurmacadır.
1882’de, psikoterapi henüz doğmamıştı ve tabii ki Nietzsche de asla bu konuyla resmi olarak ilgilenmemiştir. Ancak Nietzsche de okumalarımdan anladığım kadarıyla kendini anlama ve kişilerin değişimi konusuna çok yakın ve derin bir ilgi duymuştur. Kronolojik bir tutarlılık sağlamak için romanımda Nietzsche’nin kitaplarını 1882 yılından önce yazdıklarıyla sınırlı tuttum. Bu kitapların isimleri insanca, Pek insanca; Çağa Aykırı Düşünceler; Tan Kızıllığı ve Şen Bilim’dir. Bununla birlikte, bu romanın geçtiği zamanın hemen sonrasında yazılan ve Nietzsche’nin yapılandırmak üzere olduğu Zerdüşt Böyle Diyordu’du daki büyük fikirlerden söz ettim.
IRVIN D. YALOM
Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Rusya’nın Polonya sının yakınlarındaki küçük bir köyünden ABD’ye göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak 1931’de Washington’da dünyaya geldi. Ailesi ekonomik sıkıntılar İçinde ayakta kalmaya çalışırken kitaplara yöneldi. Yoksul bir mahallede büyürken tek avuntusu kitaplar, özellikle de kendisine gerçeğinden daha mutluluk verici bir dünya sunan kurmaca yapıtlardı. Roman yazmanın bir insanın yapabileceği en iyi şey olduğu düşüncesi küçük yaşta aklına yerleşti ve bu düşünceden bir daha hiç vazgeçmedi.
O günlerin getto yaşamında genç adamlar için meslek seçenekleri pek fazla değildi. Yalom’un yaşıtları ya tıp fakültesine gidiyor ya da babalarının yanında iş hayatına atılıyorlardı. Tıp fakültesine gitmenin kendisini Tolstoy’a ve Dostoyevski’ye daha çok yaklaştıracağını hissetti. Bu yüzden meslek olarak doktorluğu, uzmanlık dalı olarak da psikiyatriyi seçti.
Psikiyatr olarak bütün hastalarına, hikâyeleri ortaya çıktıkça bir şaşkınlık duygusuyla yaklaştı. Her hastanın benzersiz bir hikâyesi olduğuna, bu yüzden hepsi için farklı bir terapi uygulamak gerektiğine inandı. Bu tutumu, yıllar geçtikçe onu bugün ekonomik güçler tarafından farklı yönlere çekilen profesyonel psikiyatriden, semptomlara dayalı tanı ve herkes için tek tip, kısa süreli tedaviden uzaklaştırdı.
Yazdığı ilk ders kitabı The Theory and Practice of Group Psychotheraphy (1995; Grup Psikoterapisinin Teori ve Pratiği, Çev. Ataman Tangör, Özgür Karaçam, Kabala Yayınevi, 2002) yedi yüz bin adet satıldı ve on iki dile çevrildi. Bunu Existential Pşychotheraphy (1980; Varoluşçu Psikoterapi, Çev. Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabala Yayınevi, 1999) ve Inpati....
Özellikle Nietzsche aracılığıyla varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade ve neden, nasıl gibi önemli duraklarından söz eden Nietzche Ağladığında büyük ilgi gördü. Kitap dört yılı aşkın bir süre İsrail’de çok satan kitaplar listesinde kaldı.
Bu arada Basic Books, 1998 yılında Yalom’un en iyi eserlerinden oluşan bir seçkiyi The Yalom Reader başlığı altında yayımladı. Uzman olmayan kişilerin bile psikoterapiyi kavramasını sağlayacak bu seçkide, Yalom’un ders kitaplarından ve romanları da dahil olmak üzere diğer kitaplarından bölümlerle, daha önce yayımlanmamış vaka incelemeleri bulunuyor.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
-
📒Cenab-ı Allah her bir kulunu biricik ve özel yaratmış, her birerimizin yoğurt yiyişi birbirinden farklı. Bu yüzden bize heyecan veren,...
-
📚Bir süre subay olarak orduya katılan Tolstoy, Kafkasya'da geçirdiği günlerde edindiği izlenimleri gerçekçi bir biçimde öykülerine yans...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder