📚Bu aralar "Hicret" üzerine bir şeyler okumak istiyordum, bir de Ali Şeriati'yi merak ediyordum ki ikisini bir arada buluverdim.
Kitap incecik bir solukta bitecek cinsten ancak ifade ettiği mana çok büyük .
Hicretin kavramsal izahından sonra Efendimiz (sav) ve beraberindekilerin hicretini , hicret evveli ve sonrasını da konu alarak anlatıyor yazar...
📚Ali Şeriati (1933-1977) İranlı Müslüman sosyolog, aktivist, düşünür ve yazar; özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Düşünceleri genel olarak "İslam'a dönüş" -"öz"e dönüş- olgusunu iceriyor.
📚Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati ,Mevlana ve Muhammed İkbal'den etkilenmiştir.
📚Lisansını İran'da bitirmiş, Paris Üniversitesi'nde doktoraya başlamıştır. Burada, 1964 yılında Sayfuddin'den "Belh'in Faziletleri Tarihi" isimli bir el yazmasının notlandırılmış bir Farsça çevirisini yaparak Edebiyat dalında doktor olmuştur. Daha sonra İran'a dönmüş, fakat hemen şah yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilmiştir. Yönetim onu Fransa'dayken devleti yıkıcı siyasi aktivitelerde bulunmakla suçlamıştır. Daha sonra 1965'te serbest bırakılmış ve Meşhed Üniversitesi'nde eğitim vermeye başlamıştır.
📚 Üniversitede eğitim vermesini engellenince Tahran'da Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü'nde ders vermeye başlamıştır. Toplumun her kesiminden öğrencileri etkileyen derslerinden dolayı, şah yönetiminin Şeriati ile bazı öğrencilerinin tutkulanması emrini vermesine neden olmuştur.
📚Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından gelen tepkiler üzerine yönetim onu serbest bıraksa da çeşitli şartlarla tahliye edilmişti: kesinlikle herhangi bir eğitim aktivitesinde yer almayacak, hiçbir şey yayımlamayacak ve özel veya genel hiçbir toplantı yapmayacaktı. Ayrıca devletin güvenlik örgütlerinden SAVAK onun yakın çevresini yakın gözetim ve denetim altında tutacaktı. Şeriati bu şartlara karşı çıkarak ülkesini İngiltere'ye gitmek üzere terk etmeye karar verdi. Ölümü hakkında şüpheler vardır.Kimi kesimler onu, İngiliz istihbaratıyla iş biriliği yapan SAVAK'ın öldürdüğünü öne sürse de, ölümünden sonra yapılan otopside herhangi bir şüpheli ize rastlanmamıştır.Rapor, kalp yetmezliğinden öldüğünü belirtmiştir.
Önsözden ve Girişten Alıntılar
"insan olmak ancak ve ancak "şerefli" olmakla mümkündür...
Ölümün kolay olduğu yerler vardır, yaşamanın zor olduğu yerlerin yanısıra.
Ya da, yaşamanın da ölüm gibi bir görev olduğu yerler vardır... Aşkın, inancın ve
umudun yaşamak kadar, ölümü de gerekli ve sevimli kıldığı yerler vardır... Ve
zamanlar...
*
Nasıl olsa mukadder olan bir ölümü Şehadete çevirmek... Neden olmasın ki..
Yaşamak bir an değil midir? Ve o an gelmeyecek mi?.. Ve nasıl yaşarsak öylece
ölmeyecek miyiz?.. Şehid olmak için Şehidler gibi yaşamak gerek..."
*
Hicret, ilk önce nefislerimizdeki her türlü gayri İslamî anlayış ve duygulardan
arınmak, amellerimize yerleşen gayri İslamî davranış ve alışkanlıkları terketmektir.
*
Hicret, bir kaçış değildir. Kafirlere ve zalimlere terkedilen haklarımızı geri
almak, mücadelenin şartlarını yaşanır hale getirmek için hazırlanmaktır. Yani,
geri dönüş ve hesap sorma eylemidir hicret.
Kitaptan Alıntılar
Hicret, insan ve toplumun dünya görüşünü değiştirir ve sonuçta da
dinsel, fikirsel, duygusal donukluğu ve gerilemeyi iptal eder, toplumsal çürümeyi önler.
*
Her uygarlığın ardında bir hicret vardır. Araştırıp incelediğimizde görürüz ki her
büyük toplumun ardında mutlaka bir hicret vardır.
*
"Onlar ki inandılar, hicret ettiler. Allah yolunda savaştılar; işte onlar Allah'ın
rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir." (Bakara-218)
Burada 'doğru yol'daki 'muhacir'i 'mücahid' konumunda saymakla
kalınmamakta, daha da öteye gidilmektedir. Kur'an dilinde, kelime veya
kavramlarının öncelik- sonralıklarının önem taşıdıkları bilinen bir gerçektir. Bu
âyette 'muhacir' 'mü'min'den hemen sonra, araya bir şey konulmadan ve
'mücahid'den önce zikredilmektedir. Bu durum boşuna ve tesadüfî değildir.
*
Kur'anî bir Müslüman (İslamı doğrudan doğruya kitap ve Sünnet'ten öğrenmeye
çalışan geleneksel İslam ile yetinmeyen Müslüman) imandan hemen sonra, hattâ
bazan da cihattan önce kendini büyük bir esasla kesin bir emirle karşı karşıya
bulur: İç ve dış âlemden hicret. Toprağa ve ruhun derinliklerine doğru yol alma.
Artık kalınamayacak bir yer alana mekândan ve varolmaya değmez bir
durumdan kurtuluş. Muhaceret, sadece kişinin doğduğu yerden ayrılması demek
değildir. Aynı zamanda kişinin kendi benliğinden hicret etmesi demektir. İşte
İslam'ın gerek ferdi, gerek toplumu çürüyüp yok olmaktan kurtulmaları için
harekete çağırması, böyledir. İslam kişiyi iç âleminde de dış âleminde de inkılâba çağırır. İnsan için durgunluk, donukluk ve hareketsizlik çürümedir, ölümdür. İslam, inkılabî bir tavırla mümkündür.
Ve islam bu tavrı hicretin ilmî mucizesiyle sağlar.
*
Afaki hicret, enfüsî hicret...
Bu iki tür hicretin de ruhbilim ve toplumbilimde araştırılması yeterli değildir.
Yine, İslamın kaynağında, bir esas olarak var olan bu büyük değerin burada tam
anlamıyla anlatılabilmesi mümkün değildir. Bu iki tür hicret de bağımsız ve kapsamlı araştırmaları gerektirir.
*
Yüzyılımızın en büyük tarihçilerinden olan Arnold Toynby, "Tarih Araştırması' adlı eserinde
'Hicretin Aslı ve Dönüş' adıyla bir görüşü belirtir. Bu konuda şöyle söyler: "Beşer tarihinde bir medeniyetin veya bir cemaatin kurucusu olan büyük şahsiyetler hayatlarının bir döneminde, önce yurtlarını terketmişler, toplum ve topraklarından ayrılmışlardır. Yüklenmiş oldukları
büyük ve şerefli görevlerini başlatmak için bir hazırlık dönemi olan bu gaybet
zamanından sonra da kavimlerinin arasına dönmüşler ve hareketlerini yeniden
başlatmışlardır.
*
Eğer hicret İslam inancında böyle yüce
olmasaydı Peygamber(s) kendisini candan seven bu insanlara başka yüzlerce
özelliklerinden dolayı değişik sıfatlar takabilirdi. Onların cesaret ve
fedâkârlıklarından, Peygamber(s)'in sıkıntı dolu günlerinde onu yalnız
bırakmayıp yardımcı olmalarından, işkencelere karşı sabretmelerinden,
tehlikeleri göze almalarından, ihlâs, cömertlik, fedakârlık, hakîkatperestlik ve
can, mal, aile ve toplumsal statülerini hiçe sayışlarından, hareketin temel
taşlarını yerleştirmede büyük pay sahibi oluşlarından hareketle kendilerine
binlerce sıfat yakıştırabilirdi. Fakat Allah'ın Rasûlü sadece ve sadece 'Muhacir'
sıfatını seçti.
Bu görüşü pekiştiren bir diğer olay da ilk Müslümanların Mekke'den Medine'ye
hicretlerinin 'tarihin başlangıcı' sayılmasıdır.Bu, üzerinde çokça düşünülmesi
gereken bir konudur. Çünkü, tarihin başlatılması hadisesi tarihte daima ya bir
din liderinin doğumuyla, ya da bir hareketin liderinin zaferiyle söz konusu
olmuştur. Bir anlamda tarih, daima sansasyonel bir olayla başlatılmıştır.
Tarihin başlayışının, bir anlamda zamanın başlayışı olduğu düşünülürse, İslamın tarihi
böyle bir olayla başlatmamasının anlamı açıklığa kavuşur. İslam, ne
Peygamber(s)'in doğumunu, ne de onun büyük fetihlerinden birini tarihe
başlangıç yapar. Hattâ onun bî'se ti bile tarihe başlangıç yapılmamıştır. Tarihin,
bir anlamda da zamanın başlangıcı Hicret'tir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder