11 Kasım 2018 Pazar

"Seranad"-Zülfü Livaneli


"Yılanlarla, akreplerle, tehlikeli kuyularla dolu arka bahçede
oynamasına izin verilmeyen çocuklar gibiydik. Yakın tarihin acıları
bizim tehlikeli arka bahçemizdi."

Zülfü Livaneli'den okuduğum ilk kitaptı ve çok beğenerek, bir solukta okudum. Hemen bir word dosyası açtım kendime "Araştır!" başlıklı, zira ilk kez duyduğum şeyler vardı .
Ve yukarıdaki satırlar, sanki bu kitabın özü gibi geldi bana.
KİTAPTAN ALINTILAR

Geçmişini değiştirmek isteyen bir ülkenin sorunlarına Erich Auerbach ne derdi acaba? Walter Benjamin'e yazdığı mektuplarda bu "aşırı değişim isteği"nden söz etmiş miydi? Demek ki biz fark
etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik. Bizans'tan kurtul,Osmanlı'dan kurtul, Arap kültüründen kurtul... Şimdi de yeni moda: "Kemalizm'den kurtul!" Mavi Alay'ı sakla, Struma'yı sakla, Ermeni olayını sakla.
*
"Anschluss" yazdım. Ve Kerem'in sayfalarına geri döndüm.Bu dönemde Türkiye'nin katkıları işe yaramış, mesela dokuz ay toplama kampında kaldıktan sonra kurtarılan diş hekimi Alfred
Kantorowicz gibi birçok bilim adamı İstanbul'da kendileri ve aileleri için yeni bir hayat kurma olanağı bulmuşlardı. Başbakanın ve bakanlar kurulunun olumsuz tavrına rağmen, bu bilim
adamlarının Türkiye'ye gelmesini sağlayan güç neydi? Bazı kaynaklar bunu o sırada Cumhurbaşkanı olan ve Türkiye'nin acilen modernleşmesini arzulayan Kemal Atatürk'e bağlıyorlardı. Bu
araştırmacılara göre Atatürk devreye girmiş ve kapılan sonuna kadar açmıştı.
İlk bilim insanı grubu geldiği zaman onları Dolmabahçe Sarayı'nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet eden de oydu. Hepsiyle tek tek görüşmüş, onlara hoş geldiniz demişti. Hatta Profesör Alfred Kantorowicz İran Şah'ının dişlerini tedavi etmiş, göz hekimi Joseph Igersheimer Şah için yeni gözlük reçetesi yazmıştı.
*
Anladığım kadarıyla Anschluss, Avusturya'nın Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesine verilen isimdi. 1806'da sona eren Kutsal Roma Germen împaratorluğu'ndan sonra Alman ırkını birleştirmek
ideal haline gelmiş, Adolf Hitler de bunun ilk adımını Avusturya'yı ilhak ederek atmıştı.
*
Zaten birçok Türk evinde böyle bir suskunluk vardı, geçmiş konuşulmazdı. Sanki o
korkunç olaylardan söz etmek, her şeyi yeniden başlatacakmış gibi... Türkiye'de hemen her konuda, her kurumda sorunla-Çözülmesinden çok üstünün örtülmesine öncelik vermesi, acaba bu alışkanlığın sonucu ortaya çıkan bir durum muydu? Bu memlekette, Kürt sorunundan yoksulluğa, hemen
 her meselede bir görmezden gelme, yok sayma alışkanlığı vardı. Bir muhalif kişi bunlardan söz ederse, sanki sorunları o yaratmış gibi ona öfke duyulurdu. Faklı düşünmek, çok zaman düşman kabul edilmenin nedeni olurdu.
*
Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli, çok dilli bir  toplumdan hepsi birbirine benzeyen bir Türk ulus
«aratma çabası, böyle zorlamaları da beraber getiriyordu işte. Devlet bu yüzden Türk kimliği üzerinde bu kadar hassastı. Çünkü yine ağabeyimin deyimiyle, biz diğer mevcut uluslar gibi kendimize bir devlet yaratmamıştık. Yani tam olarak bir ulus-devlet değildi kurulan,
devlet kendine bir ulus yaratmıştı. Yeni kurulan cumhuriyetimiz için daha çok, devlet-ulus denebilirdi. Bu yüzden de, devleti eleştirmek ulusa darbe vurmak anlamına geliyor ve bağışlanmıyordu.
*
1938 Kasım ayındaki "Kristal Gecesi" değil, 1 Nisan 1933'teki "Yahudi Boykotu Günü" asıl "Alman Utanç Günü'dür. Asıl bu gün Alman halkının NSDAF'nin keyfiliğine karşı koyma zaafını
ortaya çıkarmış ve Nazilerin daha da keyfi önlemler iliştirme cüretini artırmıştır.
*
Hitler'in seçmenlerin yarısını kazandığı, bir olgu olarak karşımızdaydı. Her türlü telkin ve demagoji aracılığıyla, rüşvetle, yozlaştırmayla, geleneksel her türlü değer ölçüsünü ayaklar altına alıp
çiğneyerek, tahrip ederek ve yeni bir takım değerler ortaya atarak halkı iğfal ettiler. Ama 1933'ten önceki basının büyük kısmının seviyesizliğine tanık olan, siyasi mücadele üslubundaki kabalaşmayı
izleyen herkes, iktidarı anayasal yoldan ele geçirmenin, gerçekte bir hükümet darbesini dış görünüşte meşrulaştırmaya çalışan bir kılıf olduğunu kavrayabilirdi.
*
"Dolaylı olarak öldürürsünüz, ölümlere neden olursunuz, ama bir şekilde, iktidarınızın sürekliliği öldürmeye bağlı olur. Belki şu anda böyle bir şey yapamayacak bir yapıdasınızdır. Ama iktidar yolu zorlu bir yoldur. uzun bir yoldur, insanı dönüştüren bir yoldur. Ancak Cidara hazır hale geldiğinizde, gerektiği kadar değiştiğinizde, bu yolu tamamlayabilirsiniz."
*
İnsan çok yakından bakınca, bir şey görmez.
*
"Çünkü halk ancak örgütlü olduğu zaman etkili olabilir. Yoksa tek tek insanlar, zorbalık karşısında sinerler. Genel kuraldır bu. Alman halkının da elinde bir şey yoktu. Ama partiler ve diğer örgütlenmeler suçluydu elbette." "Yine de anlamıyorum" dedim. "Komşularına zorbalık yapılırken bir halk niye sessiz kalır?" Maximilian gözlerini gözlerimin içine dikti. "6-7 Eylül 1955'te burada ne olduğunu hatırlasanıza" dedi. "Hem de bu mahallede, Pera'da. Bütün Rumların mağazaları yağmalanıp, birtakım vahşi gruplar Türk ve Müslüman olmayan vatandaş avına çıkmadı mı? Bir linç günü değil miydi o da?"
*
Birilerinin saçma iktidar mücadelesi yüzünden, insanlar birbirlerine kavuşamıyor acılar yaşanıyordu.
İnsanların mutluluğu, iktidar oyunları arasında ne kadar da zavallı bir konu haline geliyordu.
*
Hiçbir iktidar masum değildir.
*

Yaşlılıkta, çoğu durumda, beden ve zihin aynı zamanda çökmüyordu. Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu. Hangisinin önce çökmesi daha iyidir gibi trajik bir sorunun cevabını
bugün tam olarak öğrenmiştim: Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölürdü.
*
Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette, ama mesele sadece mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığını, hayatın bir anlamı, bir değeri olduğunu hissetmekti.
*
Babam sık sık, disiplinli yaşamanın özgürlüğü azaltan değil, çoğaltan bir şey olduğunu
söylerdi. Disiplinin hayatı düzenleyen, serbest zamanı artıran, başkalarına engel olmadan serbestçe yaşamanın yolunu açan bir şey olduğunu anlatırdı.
*
"Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan
olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir." Pascal
*
Yılanlarla, akreplerle, tehlikeli kuyularla dolu arka bahçede oynamasına izin verilmeyen çocuklar gibiydik. Yakın tarihin acıları bizim tehlikeli arka bahçemizdi.
*
"Mavi Alay'ı, anneannemin başına gelenleri, kapıları tahta çakılı vagonları, Kızılçakçak Gölü'nü, hepsini biliyorum anne. Bana niye daha önce söylemediniz?"
*
Yahudilerle İsrail devletini, Siyonizm'le Musevi dinini ayıramıyorsan, bunca yıl size yanlış şeyler öğretmişler demektir."
*
Bu dünyada nereye gitsen doğanın güzelliği ve insanoğlunun zalimliği karşına çıkıyordu.
*
1970'lerde Holocaust adlı bir dizi çekildiğini ve bu dizinin Alman televizyonlarında
gösterildiğini okumuştum. Alman halkı televizyonlarının başına geçerek diziyi izlemiş ve gözyaşı dökmüştü. Böylece anlatılmayan, konuşulmayan acı gerçek, bir televizyon dizisi sayesinde bilince
çıkarılmıştı. Çok önemli bir şeydi bu. Almanların, kendilerini bu kadar kötü gösteren bir diziyi göstermeleri de alkışlanacak bir durumdu doğrusu. Bununla ilgili haber ve yorumları incelediğim günlerde okuduğum internetteki bilgiler, dizinin TRT'de gösterilmesinin yasaklandığını duyuruyordu. Yani Almanlar kendi aleyhlerindeki diziyi göstermiş ama konuyla hiç ilgisi olmayan Türkler bunu yasaklamıştı. Belki bininci kez "Yarabbi, ne garip ülkeyiz!" diye düşündüm.
*
Beyaz Renault'larm bu kadar çok olması beni şaşırttı. Bir günde çoğalmış olamazlardı, ama daha önce onların bu kadar çok olduğunu görmemiş olmak, ilginç geldi bana. Demek ki algılamayla ilgili bir durumdu bu. Öyleyse, başka renkte, başka marka bir arabaya bakıyor olsam, onun
da tahmin ettiğimden fazla olduğunu görecektim. Yollarda ne kadar çok lüks araba olduğunu, memlekette ne kadar çok zengin insan olduğunu görmek de böyle bir şey olsa gerekti. Ya da yoksulluğun ve sefaletin ne kadar yaygın olduğunu görmek. Aynı şekilde, bazen erkeklerin ne kadar büyük bir kısmının kaba ve itici olduğunu düşündüğümde, bu yorumun bir gerçeklikten değil,
benim bakışımdan kaynaklandığını kabul etmeliydim. Ya da adamın birini güvenilir ve yakışıklı bulduğumda... Yok canım, birini yakışıklı bulmanın benim bakışımla ne ilgisi vardı? Ruh halim farklı olunca aynı kişinin tipini farklı görecek değildim ya! Yoksa öyle mi görürdüm? Yani etkenlerden biri de, benim o anki durumum mu olurdu? Bu durumda, düşüncelerine ne kadar güvenebilirdi insan?
Düşüncelerimi hayatın gerçekliği mi belirtiyordu, benim ruh halim mi? Ama zaten bu ikisi birbiriyle ilişkili değil miydi? O zaman, düşünce mi önce geliyor, algılama mı? Yoksa, düşünmek
ve algılamak arasında başka bir bağlantı mı vardı? Öncelik-sonralık meselesini aşan bir bağlantı.
Peki, madem bu konularda kafa yoruyordum, neden doğru dürüst inceleyip ilgili kitaplar okumuyordum? İçinde bulunduğum akademik ortamların neden olduğu bir alışkanlık mıydı acaba benimki? Bir hoca çıkıp merak ettiğim soruları yanıtlasa yetinecektim. Bilgiye sahip
olmak, amaç haline gelmişti. Sormak, soruların ve yanıtların peşinden yürümek, soruların çoğalmasından korkmamak... Kendime haksızlık mı yapıyordum? Okumayı, araştırmayı sevdiğimi
çevremdeki kişiler de kabul ederdi. Öyle olmasa neden kafamı deminden beri bir sürü soruyla yoruyordum ki? Yoksa bu yaptığım, kafamı yormaktan çok dinlendirmek işine mi
yarıyordu?
*
Böyle örtük öfkeler aslında daha tehlikeliydi. Çok genç yaşta bile öğrenebiliyordu insan bunu. Kendini açıkça belli eden bir öfke, genellikle geçici bir sofun oluştururdu. Ama karşındaki insanda
öfkenin üstü örtülmüşse, böyle bir şey hissetmişsen, dikkatli olmalıydın. Bastırılan öfke, daha sonrası için tehlike yaratabilirdi.
*
İNTERNET-ÇOCUK EĞİTİMİ
Onların kişisel tercihi değildi bu elbette ama demek ki "piyasa" böyle istiyordu. Galiba "piyasa" denen şeyin ne kadar iğrenç ve zararlı olduğu en çok porno filmlerde somutlaşıyordu. Bu eylemlerde sevginin, okşamanın, şefkatin hiç yeri yoktu, insanlığın temel ilkelerine aykırı bir şiddet ortamıydı burası. Benim oğlum dünyayı ve kadınları böyle tanıyarak mı büyüyor diye düşünüyordum. Kadınlara böyle davranmayı mı planlıyordu? Annesi de bu kadar aşağılanan kadın cinsine ait olduğu için mi bana hiç saygı göstermiyordu? Hasta bir dünyaydı bu. Seyirci, uyuşturucu müptelaları gibi hep daha fazlasını talep ettiği için sonunda kızları parçalayıp öldürecekler miydi? Sonra oğlumun üye olduğu bazı sitelere girdim. Şifre gerektiği için hepsini ayrıntılı inceleyemedim ama dehşetle fark ettim ki, gençlere kolay intihar yöntemleri öğretmekten bomba yapımına kadar her şey vardı bu sitelerde. "Değer" diye bildiğimiz her şeyle dalga geçiliyor, nihilist, boş ve yaşamaya değmeyecek bir dünya modeli çiziliyordu. Bilgisayarı kapattıktan sonra küçük bir kriz geçirmiştim. Demek ki
oğlumu kendine bağlayan internet dünyası buydu. Bizim hiç bilmediğimiz, tanımadığımız bir cehennem. Öğretmenler ve aileler eğitim adı altında birkaç bilgi kırıntısı vermeye çalışırken, gençler asıl "eğitim"i bu sitelerden alıyordu. Buna nasıl göz yumulurdu? insan haklarını bu kadar ayaklar altına alan, Kerem gibi milyonlarca çocuğu anormal, intihara eğilimli, toplum dışı insanlar haline getiren bir sistemle niçin kimse uğraşmazdı?








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder