Yüze yakın eserleri arasında tek roman kitabı üstadın. Adeta kendi hayatındaki değişim çizgisi yansıyor esere. Bu yönüyle otobiyografik olduğunu söyleyebiliriz. Roman, çevresine karşı davranışlarıyla, kadın, cemiyet ve sanat anlayışıyla, hayata ve ölüme dair düşünceleriyle üniversitede felsefe asistanı olan Naci'nin hayatı etrafında gelişiyor. Yazar kendi hayatından uzaklaşıp bohem hayatı yaşayan, yanlış batılılaşan aydınları eleştiriyor. Manevi aydınlığa erme yolculuğu gerçekten çok güzel.
Ekrandan kitap okumak zor gerçekten ama hoşuma giden yerleri kopyalama açısından çok büyük bir kolaylık oldu. Bazı hatalara düşmeden , başkalarının tecübeleri ışık tutabilir kısa ve rüya gibi geçen hayat yolumuza... İşte altını çizdiklerim:
-Yazık, size evimde rahat bir gece geçirtemedim.
- Ziyanı yok... En büyük rahat, rahatsızlığa alışmaktır. (s.16)
Dünyada harplerin en incesi, en grifti, strateji ve taktikte büyük kurmay dehâsına en muhtaç olanı,kadınla erkek arasındaki gizli savaş...(s.20)
Asıl bir müslümanın hususi hayatı yoktur. O, aksamın belirli bir saatinde kepenklerini indiren bir dükkâncı gibi muayyen bir zaman çerçevesi içinde değil, her ân ve her mekânda müslüman ve mesuldür. (s.95)
Naci, dâvasının sosyal plânda kavgasını sürdürürken kendi iç oluşunu gölgelediği ve isi, sönük kömürler halinde kabuk kelimelere döktüğü hissine düşmektedir. Halbuki o bizzat yaşamak istiyor ve yaşatmak gayretinin, zaruriliğine rağmen öz yaşamayı engellediğini seziyor. Ah, cemiyet plânına sürerken ferdî tekâmül çerçevesinde bizi köstekleyen ve duraklamaya zorlayan gizli nefs sâikleri!.. Oldurmaya çalışmanın bizzat olmaktan alıkoyan nefs hilesi... Fertle cemiyet arasındaki uçurum... (s .123)
Bir gündü. Masasında oturan Naci'nin karsısında birkaç halka insan... Hepsi de genç... Ayakta kalanlar da bir hayli... Temiz, aydınlık, hayran; ve sinsi, alaycı, diş bileyici yüzler bir arada...Kimseye ruhunun kimlik kartı sorulmadığı için, geliş, sokaklar kadar serbest... (s.124)
İslâmiyette kadın, erkeğin bütün hassasiyet ve cehdini mihraklaştıran bir remzdir. O olmasa zürriyet olmaz gibi kuru bir madde ölçüsü bir tarafa, o olmasa erkek ve erkeklik olmaz. İslâmiyet kadını örter ve Hıristiyanlık açarken,hakikatte biri onu mefkûreleştirmekte, öbürü de bayağılaştırmaktadır. Nitekim Hıristiyanlığın ruh rejiminde kadından kesilmek, Îslâmiyette ise ona doymak vardır. Kadından kesilmenin bâtıl dini, ahlâk ve hassasiyetini aşıladığı cemiyette kadını kasaplık bir et yığını gibi çengele asmak tezadına düşerken, İslâmiyet kadına gerçek mahiyeti veren hak din olarak onu örter, böylece kadına gerçek değerini vermiş olur ve arada tezat diye bir şey bırakmaz. Fakat bu nükteden, incelikten kim anlar?.. Kadının cemiyet vitrininde görünmesi de mânası bakımından elbette şart, fakat aynı mânanın ölçüleştirdiği bir kanuna bağlı... Bu ne çarşaftır, ne de yalnız iki göz deliği bulunan bir çuval... Saadet Devrinin kadınına dikkat edenler kanun dairesini hemen görürler. Kanun, kadının, gösterilebilir ve gösterilemez yerlerini açıkça sınırlamıştır. Bu vaziyette kadın, tam bir sınır riâyeti içinde dünyanın en ziynetli, en zevkli, en güzel kıyafetiyle cemiyet meydanında boy gösterebilir. Yoksa asırlar boyu, örtünme emrini çuvala girme şeklinde yorumlayan ham yobaz ve kaba softa elinde kadın, İslâmî mânasını da kaybeder ve âlemde en büyük incelik, en galiz kabalık olarak meydana çıkar.
Doğrudur; biz, hepimiz, kendimizden başkasını sevemiyoruz! Başkasında sevdiğimiz yine kendimiz...
Yûnus'un -Rengine boyandığını ve artık solmayacağını, aşkına tutulduğunu ve artık ölmeyeceğini bildirdiği Mutlak Zât... Ona nasıl varılır? Dünyayı bırakarak mı?..
Her ân açlığını hissederek nefse cebirle bıraktırılan, yemek, bırakılmış olmaz.Bu sırrı da bir kadın veli çözüyor:Kapısını çalıp dünyada hiç gözü kalmadığını söyleyen müctehid çapında bir din âlimine:
— Senin, diyor; dünyadan bu şikâyetin de dünyaya bağlı kalmaktır.
Öyleyse dünya, çizili bir kâğıt gibi sepete atılacak bir şey değil, sahip olunduğu halde kıymetten düşürülecek bir nesne... Öyle bir nesne ki, sen ona malik olacaksın, o sana değil...SüIeyman Peygamber dünyaya mâlikti, fakat dünya ona mâlik değildi.
Yine bir velî sözü:
— «Allah'a mâlik olan neden mahrumdur; Allah'tan mahrum olan neye mâliktir?...»
Başı secdeye varınca bir daha kaldıramayacağını sandı. Nasıl, yanmış bir parmak soğuk suya sokulunca bir ân için acısını duymazsa o da başının secde yerinde rahatladığını hisseder gibi oldu.Su var ki, yanmış bir parmağın soğuk suda bir ân için bulduğu rahatlık, parmak sudan çekilince,acıyı misillerle büyütmüş olarak geri getirecektir. Çare yok, çekecek ve dayanacak... Ve namazdan sonra o türlü ağlamaya başladı ki, her zerresi eriyip aktı sanki... Ellerini kaldırdı:
— Allahım; bu, içime dolan hislerin beni bir noktada kıstırması ve yenmesi ihtimali varsa, secdede tam ismini dile getirdiğim şu ân canımı al ve dünya hayatıma son ver!.
«Sır olmasaydı sanat olur muydu hiç?.. Sanat Allah'a sır köprüsünden giden fener alayı...» (s.148)
Duayı kabul eden, dilekleri veren, vermeyi murad edince el açtıran, ancak sevdiği kuluna dua ettiren, sevmediklerinin elini ve dilini bağlayan ve kendisine yönelmekten alıkoyan Allahım!.. Bizi affet!
(Gurbetçilerle )
— Anadolu çocuğu, hakikatte ve öz vatanından tam bir buçuk asırdan beri gurbette...Bir ses yükseldi:
— Peki ne yapmamızı istiyorsunuz? Bize düşen nedir?
Buna cevap veriniz.!
—Istırap çekmeyi, kol ve bel ağrısı biçiminde değil, kafa çilesi halinde ıstırap çekmeyi öğreniniz! Yüzde doksanınızı kuklalaştıran ve cambazhanesinde oynatan bu felâketler diyarında, yüzde onunuzla vatan daüssılası çekmeye bakınız! O daüssılayı da yüzde onunuzun binde biriyle olsun,bugünkü vatana değil, rüyasını gördüğünüz gerçek vatana bağlayınız!
Rahmet kapısını açan, günah mı?.. Evet, ama usûl değil... Rahmet kapısını açık tutan, ibadet mi?..Evet, ama cepte keklik değil... Allah'tan hem ümidini kesmek küfür, hem de emin olmak, kendisini emniyette bilmek... (s.163)
Herkesi ve arkadaşlarını hor gören,her şeye öfkelenen, ağzıyla fındık, kırmak yerine kalp kırmaktan başka bir şey bilmeyen bir delikanlılık başlangıcı. (s.163)
— Benden ne istiyorsun?
— Ruhunu istiyorum! Allah'a bağladığın ruhunul
— Her ân tepemde, beynime çivi üstüne çivi çakıyorsun da yine bir şey başaramıyorsun!..Bıkmadın mı hâlâ, usanmadın mı? Duman; bir el seklini aldı. Tırnaklan kol boyu uzamış, üstü damar damar, kara kuru bir el...
—Bırakır mıyım hiç?.. Senin ipekten beynini bu tırnaklarla çizip yırtmadan, sökük sökü paralamadan seni bırakır mıyım hiç?..
— Senden Allah'a sığınırım. Ruhuma ne üflesen Allah'a havale ederim. Ne telkin etsen tersini yaparım.
— Tersini yaparsın?.. Böylelikle benden kurtulacağını mı sanırsın?.. Ya seni kesiksiz, katıksız bir ibadete zorlarsam?.. Uykularına, yiyip içmelerine kadar her şeyi bırakıp secde yerinde mıhlı kalmaya davet edersem?.. Sana en masum renk, en makbul çizgiye göz atmayı bile haram edersem?.. Kadın, isim, makam, ana, evlât, hiçbir istek bırakmazsam?.. Sırtına, kaya altında ezilmiş bir kedi yavrusu gibi, taşıyamayacağın ne kadar yük varsa bindirirsem?..
— Yine Allah'a havale ederim. Allah'ın kudretini düşün!..
— Kudret bende, galebe bende.. (s.156)
#OkudumbittiAğustos2018
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder